“Başka Öğretmenler Mümkün!” Günlüğü – 1

“İki gün boyunca yaptığım röportajlarda da, sohbetlerde de tanık olduğum şey, öğretmenler için meslektaşlarıyla dertleşebilecekleri, deneyimlerini paylaşabilecekleri bir zemine, bir ortama sahip olmalarının dahi ne kadar kıymetli ve gerekli olduğu…” BÖM Proje Ekibinden Nergis Öztürk aktarmış 🙂

Şahsen heyecanla ve merakla beklediğim “Başka Öğretmenler Mümkün” projesi 28-29 Mart tarihlerinde İstanbul’da yapılan açılış oturumu ve drama atölyeleri ile başlamış oldu. Aslında günü gününe yazmayı planlıyorum bu günlüğü ama iki gün boyunca ürettiğimiz o kadar keyifli videolar ve değerli röportajlar var ki, onların kurgusundan bir türlü alamadım kendimi. Günlükle birlikte hepsini paylaşıyoruz sizinle.

İlk günün sabahında yapılan oturumların bir kısmı “Başka Bir Okul Mümkün” derneğinin ne olup ne olmadığı ile “Başka Öğretmenler Mümkün” projesinin detayları üzerineydi. Burak Ülman sağolsun bıkmadan usanmadan, her zaman her yerde aynı şevkle anlatıyor derneğin yapısını ve amaçlarını. Açıkçası ben BBOM’un ne olup ne olmadığı kısmına pek değinmeyeceğim burada, bilenler için fazladan bir tekrar olacağı hissindeyim. Bilmeyenler, BBOM derneği ile ilk kez karşılaşanlar içinse, dernek hakkında en sağlıklı bilgiye ulaşabilecekleri bu linki tavsiye ediyorum: http://www.baskabirokulmumkun.net

Benim için BBOM; umudun, yapıcı yönde değişimin ve başka bir dünyanın mümkünlüğünün, yaşam pratiğinde karşılık bulmuş en elle tutulur temsillerinden biridir diyebilirim. Elbirliği ve dayanışma ile kayda değer ne çok değişime yol açılabileceğinin somut ve taptaze bir örneğidir.

“Başka Öğretmenler Mümkün” projesi nedir, ne değildir kısmına gelirsek; BBOM derneği tarafından hazırlanan 41 günlük ve 26 farklı eğitim modülünü içeren bir öğretmen destek projesidir. “Alternatif Öğretmen Akademisi”ne giden yolun ilk adımı olduğunu da söyleyebiliriz. Derneğin kendi ağzından aktaracak olursam; “Hedefimiz bir yandan BBOM okullarında istihdam edilecek öğretmenleri desteklemek, diğer yandan çocuk merkezli, demokratik ve ekolojik eğitim anlayış ve felsefesinin diğer kamu ve özel okullarda fikirsel olarak yaygınlaşmasını sağlamaktır.”

İlk gün ilk heyecan…

Sabahın erken saatleri… Yağmurlu bir İstanbul günü. Eğitim sistemine dair benzer kaygılar taşıyan, alternatif ihtiyacında ve arayışında ortaklaşan, ama daha önce hiç bir araya gelmemiş, farklı illerden, farklı okullardan 60 öğretmen ve öğretmen adayı. Bir bardak sıcak çay/kahve etrafında toplanıyoruz birer birer. Karşılaştığım ve çekingen bir tebessümle selamlaştığım her gözde aynı merak ve heyecan var. İnsanın benzerleriyle buluşmasının, sağladığı motivasyon ve sevinç açısından önemi yadsınamaz. En son söylenecek şeyi en önce söylüyor olacağım belki ama, bu ilk iki güne dair en önemli kazanımın, başka bir okul ve başka öğretmenler yolunda hiç de yalnız olmadığımızı hissetmek, hayallerimizde, hedeflerimizde ve heyecanımızda nasıl da ortaklaştığımızı bir kez daha görmek olduğunu düşünüyorum.

***

Sabah oturumu, Feyza’nın kısacık “merhaba”sı ve Sabancı Vakfı’ndan Rana Kotan’ın projeye neden destek olduklarını, vakfın hibe programlarını anlattığı konuşması ile başladı. Ali Koç’un (eğitimpeadia’nın kurucusu) salonu kahkahalara boğan “talk show”uyla da devam etti. Talk show dediğime bakmayın; konu bir hayli ciddi, lâkin sağolsun üslubu ile neşelendirdi hepimizi. Konuşmadan aktarmak istediğim epey bir şey var:

“Davranışlar nerden çıkar, tutumlardan çıkar, tutumlar nerden çıkar, değerlerden çıkar. Yani siz bir konudaki değerinizi değiştirmezseniz, davranışınızı değiştiremezsiniz. Eğitime dair inandığım ana ilke budur.”

 Konuşmasının başlığı “Çocuklarda Yaratıcılığı Öldürmenin 10 Yolu” olsa da, daha çok velilerin ve öğretmenlerin çocuğu, çocukluk durumunu nasıl gördüğü, çocuğa ve eğitimine nasıl bir yerden yaklaştığı üzerinde durdu Ali; ki bu da bizi doğrudan başlığın cevabına götürüyor aslında. “Okullar çocuğa dair meseleleri gerektiğinden daha önemsiz görüyor. Veliler de çocuklara dair meseleleri gerektiğinden fazla önemli görüyor. İşte aradaki bu uçurum da çatışmaya yol açıyor.”

Anne bir kutup ayısı ve iki yavrusunun yolculukları üzerinden anlattığı anektod, geleneksel eğitim anlayışındaki açmazlara dair çok şeyi özetler nitelikte bence:

atiktuk

“Anne kutup ayısı yavrularını dünyaya getirdikten sonra, hem onları emzirmekten hem de kışın beslenememekten kaynaklı vücut ağırlığının neredeyse yarısını kaybediyor ve tekrar yiyecek bulabilmek için çocuklarıyla birlikte denize doğru yolculuğa çıkıyor. Bu, o coğrafyanın en zorlu yolculuğu. Anne kutup ayısı o yolculukta bütün bilgisini, birikimini, deneyimini o yavruların hepsine aktarıyor. (Bu fotoğraf o yolculuğu anlatan belgesellerin birinden alıntı.) Burada etkileyici olan şöyle bir nokta var; bütün o yolculuk boyunca anne önüne bakıyor, onun bir yolu var ve o yolda gidiyor, yavrular da arkada debeleniyorlar. Bir noktada yavrulardan biri (soldaki) geride kalıyor, anne epey bir yürümüş oluyor yavru arkada debelenirken, çok sonra dönüp baktığında fark ediyor ki yavrulardan birisi çıkamamış. Eğer insan olsaydı ne yapardı? Kuzuuuum diye koşar, hemen onu kucağına alır getirir, yolculuğu tamamlatırdı. Sırtına da alırdı tabi bu sırada. Anne kutup ayısı öyle yapmıyor doğal olarak. Yanına kadar geliyor, kendi doğasına ait olan işaretleşmelerle sadece burnuna dokunuyor, onu cesaretlendiriyor, yavru biraz daha deniyor oradan çıkmayı, aşamayacağını anlayınca sağ taraftan dolaşıyor ve başka bir yol buluyor. Bu sürekli devam eden bir ilişki. Saldırıya uğruyorlarsa nereye saklanmaları gerektiği, bir suyu geçeceklerse en uygun geçme yerinin neresi olacağı, yolculuk boyunca yaşayarak ve kendileri deneyimleyerek öğreniyorlar yavrular. İnsana dönersek, hem veliler hem öğretmenler için söylüyorum, biz olsaydık bu yolculuğu nasıl tasarlardık? Eğitim tasarımcılarımız var, ölçme değerlendirmecilerimiz var. Ne yapardık biz? Önce çocuğu teorik bir eğitime alırdık. Coğrafya dersinde bölgeyi anlatırdık. Matematik de mesafeyi ölçtürürdük. Yürürsen şunla karşılaşacaksın, ileride bu olacak… Teoriyi verir ve onu yolculuğa gönderirdik. Yolculukta da gerektiği anda o bilginin hiçbirini hatırlamazdı. Çünkü biz ona hiç de ihtiyacı olmayan bir zamanda, büyük ihtimalle hiç de anlamayacağı ve ilgilenmeyeceği bir yöntemle bir şey anlattık. İşte bu da, neden bugün okullar, bu eğitim sistemi çocuğun öğrenmesini engelliyorun cevabı. Bütün öğretmenler ve bütün eğitim bilimciler, çocukların asla merak etmediği cevaplara soru hazırlamakla meşguller. Yani biz, cevaplarımızı soruluyoruz aslında. Cevaplarımız var ve diyoruz ki, bu cevaba ulaşmak için ne sormam lazım? Bizim bildiğimiz cevaplar dışındaki bütün cevaplar da gereksiz ve yanlış. Soruyu sorup bırakmıyoruz, soruyu sorup başka bir şeyin önünü açmıyoruz.”

Köpek eğitimcisi Sezar’a ve onun yaratıcı problem çözme dediğimiz yaklaşımına geçtik buradan. Kendisini eğitimci olarak epey benimsemiş Ali 🙂 Diyor ki; “Sezar herhangi bir sorunla karşılaştığında, ‘Burada bir sorun var ve siz doğrudan bu sorunu değiştirmeye çalışıyorsunuz, önce buradan bir çıkalım, bizi bugüne ne getirdi sorusuna dönelim’ diye yaklaşıyor duruma. Bütün iş, işte bu noktaya dönmekte. Biz hep sorun olarak gördüğümüz davranışı konuşuyoruz, aslında konuşmamız gereken şey değerlerimiz ve konuya nereden baktığımız.”

1912’de Türk Yurdu dergisinde yayınlanmış bir yazıyı gösterdi Ali. Ahmet Edip diye biri, torununa İstanbul’da okul arıyor. Kaygıları, okuldan beklentisi, eğitim sorununu çözmeye dair yöntemi, her şey bugünle aynı. “İyi bir müdür, iyi bir öğretmen bulursak sorunu çözeriz diyor adamcağız. Bu okul ve veli arasındaki ilişki, okulun neyi çözüp çözmediği meselesi o zamanlardan bu zamana devam eden bir durum. Şimdi biz bugün okulda bir şeyi değiştireceksek, değiştirmemiz gereken bir değer ve tutumumuz var önce, önce felsefede bir değişiklik yapmak durumundayız. Biz çocuğu ve çocukluğu nasıl algılıyoruz? Çocuk, bugünün modern dünyasında olmamış yetişkindir. Tamamlanmamış büyük. Bir yetişkin var bir yanda, olmuş bir şey o, biz tamamlandık, tamamız, bir de küçük var, onda neyin eksik olduğuna bakıyoruz. Böyle baktığımız için de ne yapıyoruz, kaçınılmaz olan nedir? Ondaki eksikleri tamamlamaya dayalı bir eğitim modelidir. Ürettiğimiz hiçbir çözüm, çocuğun çocuk olma haline saygı duyan bir yerden bakmıyor. Onun eksik bir varlık olmasına işaret eden bir yerden bakıyor. Kriz tam da bu noktada. Yaşlılığa da aynısını yapıyoruz. Yetişkin tarafından aşağılanan iki tane grup var; bir henüz işe yaramazlar, bir de işi bitmişler var. Onların arasında da biz işgücü oluyoruz. Sanayi devriminin ve kapitalizmin bize çok doğalmış gibi dayattığı bir algı bu. Önce çocuğa, çocukluğa dair algımızı, bakışımızı değiştirmemiz lazım.”

Yaratıcılığı öldürmenin yollarını birlikte bulalım

Ne yaparsak çocuğu yaratıcılıktan alıkoyarız? diye sordu Ali ve salondan geldi cevaplar.

  • Temizliği/hijyeni bolca ön plana çıkaralım: Hem zihinsel olarak hijyenik olsun hem fiziksel olarak; dokunmasın, merak etmesin, biz ona o hijyenik, temiz ortamı sunalım.
  • En küçük şeyi bile ödüllendirip cezalandıralım: Onun içsel motivasyonunun oluşmasını bir an önce engelleyelim. Aman ha o bir şeyi zevkle ve hevesle yapmasın. Gerçekten kendi istediği için hiçbir şey olmasın. Bol sticker bu noktada çok işe yarar. Bolca sticker, gak dedi sticker, guk dedi sticker.
  • Kendi istediğimiz ödevleri verelim.
  • Etiketleyelim: Akıllı, uslu, yaramaz, güzel, özel, yaratıcı, zeki gibi etiketler koyalım.
  • Bulutların mavi olmadığını söyleyelim.
  • Bize soru sorduklarında ilgisiz davranalım, dikkate almayalım, yetersiz ve tatmin etmeyecek yanıtlar verelim. Merak duygusunu öldürebiliriz böylece. Geçiştirildiğini hissettiği anda soru sormayı bırakacaktır.
  • Bol bol ezber yaptıralım.
  • Beğenmediğimiz davranışları için ayıplayalım, yasak koyalım.
  • Sınıfta belli kalıplar koyalım ve onların dışına çıkmalarını engelleyelim. Bir problemin tek bir çözümü olduğunu benimsetelim.
  • Korkutarak eğitelim. Yeni dünyalar keşfetmesini önleyelim.
  • Aynı ya da benzer olan şeylerin doğru olduğuna inandıralım. Bir uygun ve normal standardı yaratalım ki aman onun dışına çıkmasın.

Son olarak yapacağını yaptı, gitmeden önce bize şiir okudu 🙂

Küçük Çocuk

Bir gün küçük bir çocuk okula başladı.

Çocuk oldukça küçüktü

Ve okul oldukça büyüktü.

Ama küçük çocuk

Dışarıdaki kapıdan içeri girince

Sınıfına gidebileceğini fark etti.

Mutluydu

Ve okul artık gözüne

Eskisi kadar büyük görünmedi.

 

Küçük çocuk okula başladıktan bir süre sonra,

Bir sabah öğretmen, “Bugün bir resim yapacağız” dedi.

“Güzel!” diye düşündü küçük çocuk.

Her tür resim yapmayı severdi;

Aslanlar ve kaplanlar,

Tavuklar ve inekler,

Trenler ve gemiler…

Hemen boya kalemi kutusunu çıkardı

Ve çizmeye başladı.

 

Ama “Bekle!” dedi öğretmen,

“Daha başlama zamanı gelmedi!”

Ve öğretmen herkesin hazır olmasını bekledi.

“Şimdi” dedi öğretmen,

“Çiçek resmi çizeceğiz.”

“Güzel!” diye düşündü küçük çocuk,

Pembe, turuncu ve mavi kalemleriyle

Güzel çiçekler çizmeyi çok severdi.

Ama “Bekle!” dedi öğretmen,

“Size nasıl çizileceğini göstereceğim.”

Ve yeşil saplı kırmızı bir çiçek çizdi.

“İşte” dedi öğretmen,

“Şimdi başlayabilirsiniz.”

 

Küçük çocuk öğretmeninin çiçeğine baktı,

Sonra kendi çiçeğine baktı.

Kendi çiçeğini öğretmeninkinden daha çok sevdi

Ama bunu söylemedi.

Kağıdının arkasını çevirdi,

Ve öğretmeninki gibi bir çiçek çizdi.

Yeşil saplı kırmızı bir çiçekti.

 

Başka bir gün,

Küçük çocuk girişteki kapıyı

Tek başına açmayı başardıktan sonra,

Öğretmen, “Bugün kille bir şeyler yapacağız” dedi.

“Güzel!” diye düşündü küçük çocuk.

Kili çok severdi.

Kille her şeyi yapabilirdi:

Yılanlar ve kardan adamlar,

Filler ve fareler,

Arabalar ve kamyonlar…

Ve elindeki kil topuyla oynamaya başladı

Bir güzel.

 

Ama “Bekle!” dedi öğretmen,

“Daha başlama zamanı gelmedi!”

Ve öğretmen herkesin hazır olmasını bekledi.

“Şimdi” dedi öğretmen,

“Bir tabak yapacağız.”

 

“Güzel!” diye düşündü küçük çocuk,

Tabak yapmayı çok severdi.

Ve bir sürü farklı şekilde ve boyutta

Tabaklar yapmaya başladı.

 

Ama “Bekle!” dedi öğretmen,

“Size nasıl yapılacağını göstereceğim.”

Ve öğretmen herkese gösterdi nasıl yapılacağını

Derin bir tabağın.

“İşte,” dedi öğretmen,

“Şimdi başlayabilirsiniz.”

 

Küçük çocuk öğretmeninin tabağına baktı,

Sonra kendi tabağına baktı.

Kendi tabağını öğretmeninkinden daha çok sevdi

Ama bunu söylemedi.

Elindeki kili yuvarlayarak tekrar top haline getirdi

Ve öğretmeninki gibi bir tabak yaptı.

Derin bir tabaktı.

 

Ve kısa bir süre sonra

Küçük çocuk beklemeyi öğrendi,

Ve izlemeyi

Ve her şeyi öğretmeninki gibi yapmayı.

Ve kısa bir süre sonra

Kendiliğinden hiçbir şey yapmamaya başladı.

 

Sonra bir gün

Küçük çocuk ve ailesi

Başka bir şehirdeki,

Başka bir eve taşındılar,

Ve küçük çocuk

Başka bir okula gitmek zorunda kaldı.

Bu okul diğer okuldan bile büyüktü.

Ve dışarıdan sınıfa açılan

Bir kapısı yoktu bu okulun.

Koca basamakları tırmanıp

Uzun bir koridordan yürüyüp

Sınıfına gidiyordu ancak.

Ve okulun ilk günü geldi.

Öğretmen “Bugün bir resim yapacağız” dedi.

“Güzel!” diye düşündü küçük çocuk.

Ve ona ne yapması gerektiğini söylemesi için

Bekledi öğretmenini.

Ama öğretmen hiçbir şey söylemedi.

Sadece sınıfta dolaştı.

 

Küçük çocuğun yanına gelince sordu:

“Resim çizmek istemiyor musun?”

“Evet,” dedi küçük çocuk.

“Ne çizeceğiz?” diye sordu.

“Sen yapana kadar bilemem,” dedi öğretmen.

“Nasıl yapmalıyım?” diye sordu küçük çocuk.

“Neden soruyorsun, istediğin gibi yap” dedi öğretmen.

“İstediğim renkte mi?” diye sordu küçük çocuk.

“İstediğin renkte” dedi öğretmen.

“Eğer herkes aynı resmi yapsaydı,

Ve aynı renkleri kullansaydı,

Kimin ne yaptığını,

Nasıl anlarım sonra?”

“Bilmiyorum” dedi küçük çocuk.

Ve sonra yeşil saplı kırmızı bir çiçek yapmaya başladı.

Helen Buckley

 

***

Ali Koç’tan sonra Batuhan Aydagül ile tanıştık. Eğitim Reformu Girişimi’nin Koordinatörü kendisi. Küçük Prens kitabının yazarı Antoine de Saint-Exupéry’nin bir sözüyle başladı konuşmasına: “Sizin göreviniz geleceği öngörmek değildir, geleceği mümkün kılmaktır.”

Şimdi yazarken de oldu bakın, deniyorum, her okuduğumda tekrar oluyor, Hollywood’un kahramanlık filmlerinde yükselen o müzik başlıyor bir anda fonda. Muhteşem gaz 🙂

Külçe gibi cümleler vardır böyle hayatınız boyunca ağırlığını korur.

Konuşmasının başlığı “Geleceğin Öğretmenleri” idi Batuhan’ın. Bu başlığa istinaden hazırladığı,

2021 yılına ait gazete küpürleri eşliğinde yaptı sunumunu. Elbirliğiyle yarattığımız o geleceğin nasıl bir şeye benzediğine ve bunu yaratmanın yollarına bakmak oldukça teşvik ediciydi.

Eğitimden ne bekliyoruz sorusuna birkaç cevabı var Batuhan’ın. Öncelikle, liseden mezun olan herkese aktif yurttaşlık becerilerini kazandırmış olması bekleniyor eğitimin. Bu beceriler içinde en önemli gördüğü ikisi şöyle: eleştirel düşünebilmek ve toplumsal sorunların varlığına hakim, bunları tartışma becerisine sahip bireyler olmak. Aktif yurttaş yetiştirmek demek, içinde yaşadıkları toplumu tanıyan, o toplumun sorunlarından haberdar olan ve o sorunları tartışma becerilerine sahip çocuklar yetiştirmek demek. Eğitimin, liseden mezun olan herkese bu beceriyi kazandırmış olması çok önemli.

İkincisi, hayat boyu öğrenebilme temelini edinmiş olmak. Çünkü üniversite bitirmenin bize uzun vadedeki faydası sınırlı. Bugün var olmayan bir meslek, bir alan yarın karşımıza çıkabiliyor. Bugün içinde bulunduğumuz meslek yarın ortadan kaybolabiliyor. Ya da 30 yaşımıza geldiğimizde “Ya ben aslında üniversitede psikoloji okumak istiyordum, okuyamadım ama şimdi okuyacağım” diyebiliyoruz. Dolayısıyla, liseden mezun olduğumuzda, dilediğimiz zaman yeniden öğrenebilme temelini edinmiş olmamız çok kritik.

Üçüncüsü, liseyi bitiren her gencin iş gücüne katılabilmek için de bazı beceriler edinmiş olması gerekiyor; özellikle de uyum becerisi.

Peki nasıl bir okul?

Bireyin farklılıklarıyla değer ve kabul gördüğü bir okuldan söz ediyoruz bu gelecekte. Sınıfta homojen bir topluluk oluşturmaya çalışan filtreler kaldırılmış ve birey kendi değerleri, farklılığıyla okul içinde kabul görüyor. Bireyden topluma doğru gidersek, toplumsal dinamikler okulda var olabiliyor ve okul da toplumu kucaklayabiliyor. Devletin okulunun, mahallenin okulu olduğu bir senaryo bu. Devletin, ideolojik aygıt kafasını bir kenara bırakıp eğitimde kendi üstüne düşenleri yaptığı ve özellikle demokratik bir yapıyla, mahalleye dönüp bak bu okul senin, okula da dönüp bak bu senin içinde bulunduğun mahalle, birbirinize sahip çıkın dediği bir senaryo. Kapsayıcı bir eğitim. Empatinin, çoğulculuğun, özdenetimciliğin bulunduğu bir okul. Tabi bu senaryoda öğretmen eğitimleri de çok kritik.

Batuhan’ın söz ettiği iki eğitim var: Birincisi İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Merkezi ile birlikte gerçekleştirdikleri “Toplumsal Sorunları Sınıf Ortamında Ele Alma” eğitimi. Diğeri de Eğitim Reformu Girişimi’nin Hasköy Ortaokulu’nda iki yıl boyunca sürdürdüğü “Düşünen Okul Gelişen Öğrenci” eğitimi. İki eğitimin de ortak noktası toplumsal gerçekliklerle konuşuyor ve ayrımcılığı odak noktasında tutuyor olması.

Peki hayalini kurduğumuz bu gelecekte, üzerinde daha çok durulan ve kaynak sağlanan bu öğretmen eğitimleri neden, nasıl başarılı oluyor? Çünkü öğretmenlere değer veriliyor. Bunun halihazırda, olağan bir parçası olması gerekir günlük hayatımızın ama bildiğiniz üzere öyle değil maalesef. Bu eğitimlerde öğretmenlerin insan yerine konduklarını, düşünen, kendi deneyim, bilgi ve birikimi olan bireyler olarak görüldüklerini hissetmeleri çok önemli. Her öğretmenin tecrübesi vardır diyor Batuhan, yeni mezun olanının da, on yıldır görev yapanının da.

Biz size eğitimi verdik hadi şimdi gidin bir günde hepsini uygulayın ve dünyayı değiştirin demekle de olmuyor tabi. Yalnızca öğretmenlerin değil, tüm yetişkinlerin değişmek dönüşmek, öğrendiklerini sindirmek, uygulamak için zamana ihtiyacı var. Bu noktada önemli olan işi yalnızca eğitimle sınırlı tutmamak. Eğitimi verdikten sonra öğretmenleri izlemek ve desteklemek gerekiyor. Ayrıca yöneticilerin de bu eğitimlere katılması gerekiyor mutlaka.

***

İki gün boyunca yaptığım röportajlarda da, sohbetlerde de tanık olduğum şey, öğretmenler için meslektaşlarıyla dertleşebilecekleri, deneyimlerini paylaşabilecekleri bir zemine, bir ortama sahip olmalarının dahi ne kadar kıymetli ve gerekli olduğu. Bu proje ile bu zemini yaratabilmek bile kendi başına çok önemli. Drama atölyeleri süresince yaşananları, paylaşılanları buradan aktarabilmek çok zor, videolar benden daha iyi anlatacaktır.

Feyza’nın sözleriyle bitirmek istiyorum: “BBOM fikrinin bu kadar yaygınlaştığını görmek, alanda çalışan öğretmen arkadaşların fikri bu kadar sahiplendiğini ve bize güvendiğini görmek… İşte bu tüm yorgunluğumuzu sıfırlıyor ve motivasyonumuzu artırıyor. İnanıyorum ki hep beraber öğreneceğimiz, hep beraber üreteceğimiz uzun soluklu bir sürecin başındayız.”