“Başka Öğretmenler Mümkün” Günlüğü – 3

 

Kaş Buluşması II

Melda ve Zeynep ile devam ettiğimiz “çocuk hakları” modülünün üçüncü oturumuna üç farklı metni inceleyerek başladık. Üzerinde durduğumuz sorular hangi metnin daha eski olduğu, hangisinin çocuğa nasıl baktığı ve haklar konusunda neye odaklandığı oldu. Elimizdeki metinlerden en eskisi Cenevre Çocuk Hakları Bildirisi idi, yılı 1924. Bu, uluslararası alanda çocukların korunmasına yönelik yapılan ilk sözleşme. Sonraki 1959 yılında Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Kurulunca kabul edilen Çocuk Hakları Bildirisi. Sonuncusu da 1989 yılında yine Genel Kurulu tarafından benimsenen Çocuk Hakları Sözleşmesi.

Çocuk hakları gelişimi Avrupa merkezli bir durum. Çocukluk denen şey biraz rönesansla başlayıp aslında sanayi devrimiyle tam olarak ortaya çıkıyor. Çocukluk tarihi üzerine çalışanlar, çocukla yetişkini birbirinden ayıran ilk kurum olarak okulu ele alıyorlar ve çocuğun kurumsal olarak da ortaya çıktığı noktayı okul olarak görüyorlar. Çocuğun gündelik pratiğini yetişkinin gündelik pratiğinden ayıran en keskin çizgi okul ile ortaya çıkıyor çünkü. Velhasıl çocukluk dediğimiz şey çok modern bir şey, 400 yıllık bir geçmişi olduğu söyleniyor. Bir başka deyişle çocukluk, tarihsel ve coğrafi olarak kurgulanmış bir şey.

Neden ilk kez 1924’te belgeleniyor çocuk hakları? Birinci Dünya Savaşı’nın sonucu çünkü. Savaşın çocuklar üzerindeki olumsuz etkisinin sonucu olarak, “Bizim bu çocuklar için bir şeyler yapmamız lazım” diyor yetişkinler ve Cenevre Bildirisi çıkıyor.

Cenevre Bildirisi’nde çocuğun hayatta kalması önemli. Yaşama hakkına değiniyor özellikle. Çocuk birey değil. O toplumsal dönemin ihtiyacı olan bir tanımlamaya sahip. Çok büyük bir savaştan çıkılmış ve en temel hak olan yaşama hakkı dahi elinde yok çocuğun. Bu nedenle vurgu bunun üzerine. Eğitimin amacı kendi yurttaşları ve kendi vatanı için fedakarlık yapabilecek çocuklar yetiştirmek (Milli Eğitim Temel Kanunu da buna çok benzer bir şey söylüyor, -1983-). Sağlık, beslenme, barınma ve güvenlik hakları da geçiyor bildirgede. 1. Kuşak haklar dediğimiz haklar bunlar. Yaşamın temeline, yaşama hakkına dair…

1959 tarihli Çocuk Hakları Bildirisi’nde temel hakların ötesine geçilmiş. Ayrımcılık üzerinde durulmuş. Farklı farklı çocuklar giriyor tanımın içine. Ekonomik ve sosyal haklar giriyor devreye, bunlar da 2. Kuşak haklar. Çalışma hakkının düzenlenmiş olması çocuklar için olumlu bir gelişme. Lâkin çocuk hâlâ edilgen.

1989 tarihli Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde çocuk edilgen değil artık, özne. Birey olarak tanımlanmış. Özgürlüğünden bahsediliyor. Çocuk geleceğe yönelik bir proje olarak görülmekten çıkmış. İdeolojik bir hazırlık değil artık, yarın değil bugün var. Çocuk haklarındaki en temel noktalardan birisi bu. Öteki çocuklardan da bahsediyoruz nihayet. Mülteci, işçi, asker, annesi babası boşanmış vb… Genel bir çocuk tanımının kapsamı dışında spesifik olarak başka başka çocuklardan söz ediliyor. 70’lerin sonuyla beraber 3. kuşak dediğimiz haklar giriyor insan haklarına, buna bağlı olarak da çocuk haklarına, etnik ve kültürel haklar bunlar.

1924 ve 1959’un kime konuştuğu belli değil, 1989 doğrudan anne-babayla ve devletle konuşuyor. Dolayısıyla sorumlu kim son derece net.

Birleşmiş Milletler Sözleşmesi diyor ki; Bütün çocuk hakları savunucuları ve komitenin kendisi, bu sözleşmede yer alan 40 küsur maddeyi değerlendirirken ve hayata geçmesi için bir şeyler yaparken, 4 temel ilkeyle birlikte hareket etmelisiniz; yaşama-gelişme, ayrımcılık yapmama, öncelikli yarar ve katılım. “Öncelikli yarar”ı biraz açalım: Tüm karar ve düzenlemelerde, çocuğun etkileneceği herhangi bir konu varsa, o kararı alırken öncelikli olarak çocuğun yararını, “Çocuk bundan nasıl etkilenir”i düşünmek… Eğitim sistemiyle ilgili bir karar alacaksanız ya da Milli Eğitim’in bütçesinde değişiklik yapacaksanız; veyahut öğretmen olarak sınıfta çocuklara bir şey yapmalarını ya da yapmamalarını söylüyorsanız, önce durup düşüneceksiniz; “Bu çocukları nasıl etkiler?”. Vereceğiniz herhangi bir karar herhangi bir ayrımcılık yaratmayan, çocuğun yaşama-gelişmesini olumlu etkileyen ve katılımını gözeten bir karar olacak. Katılım meselesi çok önemli bir mesele. Sözleşmenin en önemli yeniliklerinden bir tanesi bu. İlk kez çocukların katılım hakkını hak olarak ifade eden, dahası bütün hakların hayata geçmesi için bir ilke olarak ifade eden sözleşme bu. Dolayısıyla çocuğun birey olması lafta ya da boşuna değil. Devletlere “Gerekli koşulları geliştireceksin, bu çocuk kendi hakkını arayabilir durumda olacak” diye bir sorumluluk veriyor. Çocuğun katılım hakkının uzantısı bu; çocuk kendi hayatına dair görüş ifade edebilecek, onu ciddiye alacaksın ve onun hayata geçmesi için bir şeyler yapacaksın. Var olan hakları koru, yenilerini sağla, çocuğun kendi haklarını biliyor ve etrafındaki yetişkinlerin de bu hakları biliyor ve gözetiyor olması için bir şeyler yap. Çok katmanlı bir sorumluluk yüklüyor bu sözleşme devletlere. Devlet 5 yılda bir komiteye rapor hazırlamakla yükümlü (ki Türkiye pek iyi değil bu konuda, vermesi gereken tüm raporları geç veriyor). Öte yanda STK’lar devletin verdiği rapora “gölge” niteliğinde alternatif raporlar hazırlıyorlar.

Yasal olarak çocuk kendi hakkını arayabilir mi? Hangi yollarla arar? Sözleşmeye göre, çocuklar bireysel başvuru hakkına sahipler. Çocuklar, çocuk hakları komitesine bireysel olarak “Benim bu hakkım bu devlet tarafından ihlal edildi” diyebiliyorlar artık. Bunu nasıl diyecekler sorusu tabii ki bâki. İç hukuk yolları çok açık değil çünkü. Bu araçların geliştirilmesi lazım, çocuk anne-babadan bağımsız olarak kendi hakkını arayabilmeli.

Türkiye sözleşmeyi imzaladı. Ancak çekinceli maddeler var. 17. – 29. ve 30. maddeler bunlar. Bilgiye erişim, eğitim ve kültürel haklarla ilgili maddeler bunlar. Bu çekinceyi koyarak bu maddeler üzerinden hukuk yolunu kapatmış oluyor Türkiye. Çekinceyi koyma gerekçesi de şu; bu maddelerin alt bentlerinde “azınlık” kelimesi geçiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti diyor ki; “Benim azınlık tanımım Lozon Antlaşması’yla yapıldı ve sadece gayrimüslimleri kapsıyor. Dolayısıyla benim azınlık tanımım sizinkiyle aynı değil. O yüzden bu maddeleri imzalamıyorum, önce kendi iç hukuğumu, kendi yasalarımı değiştirmem lazım, yoksa benim devlet bünyemde hukuksal olarak çatışma yaratacak bu maddeler.” Tabii 95 yılından beri bunu söylüyor Türkiye, her rapor dönemi “evet aklımda değiştiricem” diyor ama değiştirmiyor.

 

***

“Çocuk hakları” modülünün dördüncü oturumuna “Nerede duruyorsun?” etkinliğiyle başladık. Üzerinde durduğumuz temel nokta “koruma mı, katılım mı” oldu. Dört farklı önerme karşısında “katılıyorum”, “katılmıyorum”, “kesinlikle katılıyorum” ya da “kesinlikle katılmıyorum” dedik ve devamında da görüşlerimizi açıklayıp birbirimizi ikna etmeye çalıştık. İlk önerme “Çocuklar için en iyisini ana-babalar bilir” oldu, buna kimse katılmıyor 🙂

İkinci önerme “Çocukların okulla ilgili konularda görüş bildirmeleri tehlikeli olabilir” idi. Bu görüşe katılıyorum diyenler, çocukların zarar görebileceklerine ilişkin kaygılarından söz ettiler. Lâkin bu zarar görme de yine yetişkin kaynaklı, o yüzden çocuklara “zarar görmeden” söz hakkına sahip olabilecekleri bir ortam sağlanmalıya vardı konuşma. Katılımcılar, çocuklara kesinlikle söz hakkı verilmesi gerektiği konusunda hemfikirler.

Üçüncü önerme “Çocuklar genel seçimlerde oy kullanmalıdırlar” oldu. Ailelerin manipülasyonu ve çocuğu doğrudan etkileyecek olmaları tartışıldı. Öte yandan bu etkilenmenin yaşla ilgisi olmadığı, 18’den sonra da bu etkilenme ile oy verildiği konuşuldu. Katılımcılardan birinin “Anneannem, dayım kime oy ver derse ona oy veriyor” örneği, etkilenmenin yaşla ilişkisi açısından epey aydınlatıcı oldu. Çocuk deyince hangi yaş grubundan söz ettiğimiz önem kazandı burada, 10 yaş itibariyle oy kullanmaları daha mantıklı geliyor kulağa. Değindiğimiz önemli bir nokta da şu oldu; “Eğer çocuklar oy kullanıyor olsalardı, daha iyi koşullara ve haklara sahip olurlardı”.

Son önermemiz “Oğlan çocuklar şiddete kız çocuklardan daha yatkındır” idi. Genetik bir yatkınlığa kimse katılmıyor. Bunun tamamen yetiştirilme biçimi, toplumsal ve kültürel etki yüzünden böyle olduğu düşünülüyor. Cinsiyetçi ve militarist bir toplumun doğurduğu sonuçlardan birisi bu.

Bu sorularla konuştuğumuz şey temelde koruma ve katılım. Çocuk haklarının en temel iki mevzusu bu. Çocukları koruyacak mıyız, katacak mıyız, nasıl yapacağız? Çocukların katılımına ne kadar açığız? Çocuğu “koruma” adı altında onun katılım hakkını elinden mi alıyoruz? Çocuk haklarının çıktığı nokta “koruma” olsa da, evrildiği yer “katılım” olmalı, katılım yoksa çocuğu neyden koruyoruz? Çocuğu katmadığımız zaman koruduğumuz şey ne, neyi koruyoruz? Kimi kimden, nerden, nasıl koruyoruz?

Çocuklar bize muhtaç algısı. Çocuklar deneyimsizler, bilemezler algısı var. Rasyonel düşünme becerisi gelişti mi gelişmedi mi üzerinden çocuklar doğru kararı veremez algısı var.

Çocuklar muhtaçtır diye tanımlamak nasıl hissettiriyor bize? Üstün hissettiriyor tabii ki ve doğrudan bir hiyerarşi kuruyor. Çocuğun anne-babasına muhtaç olduğu bir dönem var elbette ama bunu daha farklı ifade edebilir miyiz… Çocukla-ebeveyn arasındaki ilişkiyi başka nasıl tanımlayabiliriz… Çocuklar ebeveynlere bağlıdır desek? Daha çok “bağımlı” kullanılıyor ama “bağlı” daha özgürleştirici bir terim. Burada çocuk hakları açısından önemli bir kavram giriyor devreye: “gelişen kapasite”. Çocuğun yaşı ilerledikçe gelişen bir kapasitesi var. İdeal olanı şu; o bağ giderek azalmalı ve kopmalı, anne-baba buna izin vermeli. Çocuğun katılımına ne kadar erken izin verirseniz o bağı o kadar erken koparacak ve bağımsız, kendi ayakları üzerinde duran bir birey olacak. O bağın kopmasına izin vermediğiniz ve koruyucu davrandığınız sürece de bu süreç uzayacak.

Ayrıca çocuğu sürekli deneyimsiz olarak niteliyoruz ama çocuğun da kendi yaşantısı içinde epey bir deneyimi var ama biz onu görmezden geliyoruz.

Çocuğun katılımı gerçekten önemli. Çocuk kendini anlatsın ki, onu tanıyabilelim. Katılımın çocuk için “tehlikesiz” olmasını sağlamak yetişkenlerin sorumluluğu. Uygun ortamı birlikte oluşturmamız gerek. Unutmamak gerekiyor ki, çocuğun katılımını sağlamak onu korumayı da sağlıyor doğrudan. Yani çocuğu korumanın yolu, çocuğun katılımını sağlamaktan geçiyor.

 

***

Beşinci ve son oturumda “Eğitimde Çocuk Hakları” çalışması yaptık. Dört ayrı gruba ayrılıp kendi okullarımızı kurduk. Rüzgar Gülü İlkokulu, Oyuncu Ördek İlkokulu, Çukurbağ Badem Ağacı İlkokulu ve Datça BBOM Vakfı Erken Çocukluk Dönemi Eğitim Merkezi çıktı ortaya. Okulların bazı ortak temel özellikleri şöyle:

  • Demokratik (çocuk meclisleri mutlaka var)
  • Ekolojik
  • Ebeveyn ve öğretmen işbirliği üzerine kurulu
  • Öğretmenler “rehber” niteliğinde, “multi-disipliner” öğretmenler
  • Yerel yönetim ve STK’lar ile dayanışma
  • Engellilere uygun mimari
  • Bol bol yeşil alan
  • Her çocuk için eğitim
  • Atölyeler ve oyun temelli eğitim
  • Sonuç değil süreç odaklı
  • Bireyselleştirilmiş Eğitim Planları (BEP)
  • Ayrımcılık karşıtı, özgürlükçü, eşitlikçi, katılımcı, üretken, barışçıl, duyarlı ve evrensel.

Üzerine düşünmek için yanımızda götürdüğümüz sorularsa şöyle;

– Tasarladığımız okullar çocuk haklarına ne kadar duyarlı?

– Hayal ettiğimiz okullar ne kadar gerçekçi?

– Bizim hayal ettiğimiz bu okulları çocuklar isteyecek mi?

– Çocukları, bu okulları bizimle birlikte tasarlamaları için destekledik mi?

Dönüp dolaşıp geliyoruz ki; çocuk hakları konusunda “KATILIM” olmazsa olmazlardan ilki.

 

IMG_0585

2. MODÜL

ALTERNATİF EĞİTİM TARİHİ VE ALTERNATİF EĞİTİM KURAMLARI İLE “ÇOCUK” ALGISI

Bu modülü Mehmet Barış Albayrak ile gerçekleştirdik. Kendisi bir süredir BBOM Derneği içerisinde aktif olarak çalışıyor. Aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi’nde Alternatif Eğitim Kuramlarına dair çeşitli dersleri var. Antik Yunan’dan günümüze, çeşitli çağlar ve dönemler boyu çocuğa ve eğitime nasıl bakıldığı üzerinde durduk bu modülde. Görünen o ki, çocuk ve eğitim algısı her dönemin sosyo ekonomik ve kültürel özelliklerine göre değişim gösteriyor. Spartalılar örneğin, 7 yaşında aileden alıyorlar çocuğu ve 30 yaşına kadar orduda tutuyorlar. 15 yaşına kadar çok sıkı bir eğitimden geçiyor, sonrasında da orduda görev yapıyorlar. Ancak 30’undan sonra eve dönüp aile kurma hakları var. Aile kursun ki, orduya yeni askerler yetişebilsin. Savaşçı bir toplumda böyle şekilleniyor “çocuk” ve “eğitim” algısı. Orta Çağ’a bakacak olursak mesela, dinin toplumsal yaşamdaki ağırlığı sebebiyle günah meyvesi olarak görülüyor çocuk, çok da sevilen, el üstünde tutulan varlıklar değiller o dönem, hastalıklar ve yoksulluk nedeniyle yük olarak da görülüyorlar bir taraftan, eğitim ise tamamen kilisenin tekelinde ve din temelinde. Bu tür örnekler, tarih sahnesinde yüzyıllar boyunca ne çok medeniyetin boy gösterdiği ve sırf Avrupa’nın dâhi 500 yılda sosyal ve kültürel olarak ne çok döneme ayrıldığı düşünülürse, epeyce genişletilebilir. Burada tamamından söz etmemiz mümkün olmadığı için üzerinde durduğumuz referans isimleri ve okuma önerilerini paylaşacağım sizinle.

Antik Yunan’da Sokrates, Platon ve Aristoteles var tabii görüşlerine önem verdiğimiz. Platon’un “Devlet”te anlattığı ‘Mağara Alegorisi’; Aristoteles’in “Nikhomakhos’a Etik”te anlattığı ‘Değerler Eğitim’i ve Sokrates’in Meno ile olan ‘Erdem’ diyaloğu mutlaka okunmalılar arasında. Aydınlanma Çağı’nda ise John Locke, 
Jean Jacques Rousseau ve tabii ki Kant var kayda değer bir şeyler söyleyen.

KİTAP LİSTESİ

Not: Okumaların Türkçe çevirisi bulunanları Türkçe başlıkla, bulunamayanları İngilizce başlıkla verilmiştir.

-Antik Çağ’da Eğitim

Atina Okulu:

Homeros: Oddyseus: İlyada, 9. Bölüm: Kikloplar

Platon: Devlet, 514a, Mağara Alegorisi

Aristoteles: Nikhomakhos’a Etik

Sparta Okulu:

Xenophon: On Spartans

Ortaçağ’dan Aydınlanma’ya

John Locke: Eğitim Üzerine

Jean Jacques Rousseau: Emile

Immanuel Kant: Aydınlanma Nedir? (Makale)

-Tarihsel Bağlamında Çocukluk ve Eleştirel Eğitim: Cinsiyet, Etnisite, Sınıf ve Ötekilik

Colin Heywood: Batı’da Çocukluğun Tarihi

Philippe Aries: Çağlar Boyunca Çocuk

Marion Young: Throwing Like a Girl

Paulo Freire: Ezilenlerin Pedagojisi

Jaques Ranciere: Cahil Hoca

Rojin Canan Akın & Funda Danışman: Bildiğin Gibi Değil/90’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak

Adnan Kulaksızoğlu (editör): Farklı Gelişen Çocuklar

Philippe Aries’in bir sözüyle noktalayalım bu bölümü: “Çocukluk, yalnızca biyolojik bir (değişmeyen) verili durum olmaktan çok (değişken) tarihsel ve toplumsal bir kurgudur. Kamusal alanın daralması, özel mülkiyetin ve çekirdek ailenin ortaya çıkışıyla ‘keşfedilmiştir’”.