Başlangıç Programı 7. Nesil (28-29 Nisan 2018)

1.GÜN

Gündelik rutinden bunalan insanlar için tabiat müthiş bir ilham kaynağıdır. Ancak tabiat tek başına bir rahatlık alanı değildir; sadece onu merkeze aldığımız bir hayat da darboğaza yol açabilir. Dolayısıyla tabiat başka ideallerle birleştiğinde yaratıcı imkanlar sunar. Başka arzuların, duyguların ve becerilerin yatağı olduğunda… Tabiatın gölgesinde edinilen deneyimler hem deneyimin öznesini hem de bu öznenin değdiği başka bedenleri kuşatmakta gecikmez.

İşte Başka Bir Okul Mümkün Öğretmen Köyü’nün ikinci buluşmasının ortaya çıkardığı enerjinin anlamı burada gizli. Ülkenin farklı yerlerinden gelip aynı heyecanda ortaklaşan insanların umudunu tam da bu anlama iliştirmekte sakınca görmemek gerekir. BBOM her birimizin evrenini genişletirken kendiliğimize dair derin bir bilgiyi de fısıldamaya devam ediyor. Bu bilginin sonsuz olduğunu, her seferinde harf harf açıldığını ve nihayet hepimizi yeni heveslerle donattığını söylemeden geçmeyelim.

İkinci modül çemberle başladı. Bu esnada Gökhan’ın BBOM fikrinin ortaya çıkışına dair anlattıkları çok değerliydi. Dünyaya ve hayata ilişkin sıra dışı bir okuma sunan bu önemli eğitim modelinin bir masada Burak’ın ağzından çıkan “Ben çocuğumu bu okullara göndermem.” cümlesiyle filizlendiğini ve Gökhan’ın filizin serpilmesinde ciddi katkılar sunduğunu öğrenmek oldukça iyi geldi. Çember Feyza’nın sorduğu bazı sorulara verdiğimiz yanıtlarla ilerledi. Bu sorular epey zordu ve benliğimizle ilgili güç kavrayışlar barındırıyordu. Ancak genellikle üretmenin verdiği hazdan, kelimelerin sunduğu olanaklardan, şeffaflıktan, duruluktan, ömürden göçerken işe yarar bir şeyler bırakmaktan, rutini kırmaktan ve öğrenme keyfinden bahsedildi.

Eğitim çemberin ardından Burak’ın sunumuyla daha farklı bir aşamaya geçildi. Demokratik okulların tartışmanın merkezinde olduğu sunumda Burak zamanlarının büyük çoğunluğu okulda geçen çocukların işleyişle ilgili mekanizmalarda hiçbir söz hakkının olmamasının ironisinden söz etti. Çocuğun söz söyleme yetkesinin olmadığı bir ortamda okullar hapishaneye benzetilebilir. Burak demokrasi kavramının tanımıyla ilgili bir muhabbet başlattı ve topluluktan katılım bekledi. Buna göre, demokrasinin kendimiz ve toplumla ilgili olmak üzere iki farklı boyutu var. Ancak kendimizle ilgili boyut giderek toplumsal alanı da dolduracak özellikler taşıyor. Çoğulculuk ve içermecilik kavramlarının ışığında demokrasinin niteliklerini tartışırken ikincisinin daha ehveni şer bir özellik olduğuna kanaat getirdik; çünkü içermecilikte karşı tarafı gözetme, ikna etme ve giderek kapsama boyutu oldukça güçlü.

Bireysel farklılıkların bilincinde olmanın, ortak hedefler doğrultusunda ilerlerken başkalarının onuruna basarak yükselmemenin öneminden de söz ettik. Burak’a göre demokrasinin bir tanımı yok zaten, o bir süreç meselesi. Yaşadıkça, tecrübe ettikçe öğrendiğimiz, anlayış gösterdiğimiz ve mutabık kaldığımız bir olgu. Ancak bu sürecin düzgün biçimde işleyebilmesi güven ve ifade özgürlüğünün sıkıca teminat altına alınmış olmasına bağlı. Burak’ın bu noktada özenle anlattığı bir başka kavram eşdeğerlilik oldu. Kimsenin eşit olmadığını ama herkesin birbiriyle eşdeğerli olduğunu anlatırken öğretmen kimliğinin yarattığı bariyerlerden de söz edildi Öğretmen eşdeğerlilik ilkesinin önündeki en temel engel olarak düşünülebilir. Hatta baş mikrop! Bu mikrop salgın halinde bütün sistemi ele geçiriyor ve çocuklarda çeşitli “pattern”lar meydana getiriyor. Dolayısıyla bu örüntüleri yok etmenin başlıca yolu demokratik okul inşasına radikal biçimde sarılmaktır. Demokratik okulun eşdeğerlilik, şeffaflık, güven ve seçim hakkı olmak üzere dört ana ilkesi olduğu noktasında kararlaştık.

Burak’ın bu aşamada verdiği örnek Lümis Metodu olarak da geçen derin demokrasi kavramlaştırması oldu. Bu metodun en işlevsel yanı farklı eğilim ya da arketiplere mensup çocuklar arasındaki çatışma noktalarını problem olarak görmekten vazgeçmeyi önermesidir. Ayrıca sadece grup dinamiği açısından değil, bu bakış açısı tekil kimlikler içindeki farklı yönelimlerin de bir çıkmaz olarak görülmesini engelliyor.

Değişik zamanlarda değişik kimlikler ediniyoruz ve koşullara göre davranıyoruz. Bu değişimler bir çelişki olarak görülmemeli, tam aksine yaşamsal döngünün elzem bir parçası olarak düşünülmeli. Çocukların farklılıklarına hassasiyet göstermek sınıf barışına giden yolu açar. Her alanda hemen her türlü duygudan izler var ve bu duygular birbirlerinin alanını ihlal etmeden gerçekleştiğinde bir güven ortamı doğuyor. Ancak ihlal “pattern”ların oksijen kaynağı haline geliyor. Dolayısıyla sınıflarda ihlal dinamiklerini teşhir etmek ve sık sık revizyona gitmek çok temel bir ihtiyaç olarak baş gösteriyor. Lümis’in formülasyonunda kendini ifade edemeyen düşünce bir “patinaj” olgusuna dönüşüyor ki birçok çatışmanın arka planında bu güç savaşı var.

Peki çözüm ne? Patinajı önlemek için ne yapmalı? Burak’a bakılırsa, buzdağının üzerinde görünen şeyleri aşağıya çekmek, gün yüzüne çıkarmak ve çözüm için çaba göstermek “balık”ların sorun olmaktan çıkmalarına çeşitli olanaklar yaratabilir. Tam o esnada Burak’ın anlattığı Robinson hikâyesi gerçekten ibretlikti. Sorunun çözümünü görmek göstergenin bozuk olduğunu fark etmek kadar basit olabilir çünkü. Demokratik okullarda “balık”lara yaşam alanları açmak birçok konuyu ıskartaya çıkartacak yönler de taşıyor. Bu okullarda yatay ilişkiler kuran, erdemlerin görünür olmasına ilişkin kafa yoran ve bilginin iktidarını tersine çeviren kolaylaştırıcılara ihtiyaç var.

Burak’ın “balık” metaforu grubun her üyesine çok şaşırtıcı ve işlevsel geldi. Balık olmanın kerametlerini duyduğumuzda bu şaşkınlık daha farklı bir boyuta taşındı; çünkü her sınıfta bunlardan çok olduğunu anlamıştık. Buna göre, balıkların ekolojisi şakalar, kinayeler, mazeretler, dedikodular, iletişim kopukluğu ve engellemelerden besleniyor. Bu balık meselesi o kadar kritik ki, problemin muhataplarını kişisel dehlizlere itmek gibi psikolojik sonuçlar da yaratabiliyor. Dolayısıyla bir çocuğun sessizliğinin arkasında bu travma bulunuyor olabilir. Demokratik okul lügatinde, sessizliğe hapsolmuş balıkları teşhir etmek öğretmenin öğretmen olma halinden feragat etmesiyle gerçekleşebilir ancak.

Burak balık metaforunu bizim üzerimizde de denedi. Öğle yemeğinden önce gerçekleştirdiğimiz deneyimde yemek yemek eylemiyle ilgili herkesin tek tek görüşü alındı ve grubun çoğunluğu yemek yeme fikrinde ortaklaşırken, İrfan ve Hasan çıkıntılık yaptı ve yemek yemememiz gerektiğini söylediler. Uzun bir süre bu büyük balıkları nasıl sürece dahil edeceğimizle ilgili beyin fırtınası yaptık, bu süre zarfında bazı kişilerin içinde sönük olan balıklar birdenbire canlanıverdi ama nihayetinde yapılan revizyon üzerine yemek safhasına geçildi. Burak’ın kolaylaştırıcılığının yanı sıra, grubun kendi dinamiklerini dönüştürme isteği de ortaklaşmaya giden kanalları açtı. Dolayısıyla demokratik okul hiçbir balığın sözünü kulak arkası etmediğimiz, herkesin kanaatine eşit değerle yaklaştığımız ve görmezden gelme eğilimini sıfıra indirgediğimiz bir zeminde gelişebilir.

Burak’ın ardından sonra eğitimin ikinci aşaması Gözde’yle devam etti. Tanışma çemberinin ardından Demokratik Okul modülüne de uygun olarak yerellerde kendi imkânlarımızla hangi dönüşümleri gerçekleştirebileceğimiz üzerine konuştuk. Özgür Okullar, Okulsuz Eğitim, Anti-Otoriter Eğitim, Alternatif Eğitim, BBOM Modeli, Çocuk Merkezli Eğitim, Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi kavramlarının ortak noktaları hakkında fikirler öne sürüldü. Bu kavramların birçoğunun mevcut okulları değiştirme çabası içerdiği, bir arayış taşıdığı, ilerlemeci eğitim anlayışının bir sonucu olduğu sonucuna varıldı. Korumacı bir mantıktan ziyade çocuğun birey olma haline odaklanan bir eğitim modeli benimsiyor bu akımlar. Gözde, topluluğa dağıtılan okulların bu akımların çizgisinde olmasına dikkat edildiğinden bahsetti.

Eğitime bir oyuna arası verdik. Oyunda 3 rakamı bir araya geldiğimiz kişi sayısını, 5 ise toprağa değen uzuv sayısını simgeliyordu. Oldukça kolektif bir ortamda oynanan oyunun ardından son grupta bir araya geldiğimiz kişilerle hararetli bir tartışmanın içinde bulduk kendimizi. Gruplar kendi alanlarını nasıl farklılaştırabilecekleri üzerine beyin fırtınası yaptı. Verili durumda hangi yapıları demokratik okul niteliklerine yaklaştırabiliriz sorusu özenle üzerinde durduğumuz bir konu oldu. Bu aşamada hangi olanakları bulup bulmadığımız, imkânların olup olmadığı üzerine de fikir alışverişinde bulunduk. Engellerin ne olduğunu görmeye çalıştık. Tartışmanın ardından demokratik okula giden yolda ne tür engel ve kösteklerle karşılaşabileceğimizi not aldık. Gözde bir devlet okulunda edindiği tecrübenin olanaklar yaratmak noktasında önemli olduğundan bahsetti. Son durumda tahtada şu olanaklar belirdi: Gösteriler, törenler, okul tanıtımları, okul kurulları, toplumsal cinsiyet eşitliği, veli eğitimi, öğretmen eğitimi. Köstekler ise: Mevzuat, idare ve yine öğretmenin kendisi.

Eğitimden sonra köy ahalisinin önemli bir kısmı Dağbelen köyündeki kahveye gidip orada hasret giderdi. Grupça İrfan’ın kişisel yaşantısıyla ilgili anlattıklarını can kulağıyla dinledik. Gecenin geç saatlerine kadar süren muhabbet birbirimizi ne kadar özlediğimizin de kanıtı gibiydi.

2.GÜN

İkinci gün mükellef bir kahvaltının ardından daha önceden seçilen okulların sunumuyla başladı. Dilan Doğu, Dilan Şafak, Kubilay, Barış ve “dekor” Melik’ten oluşan ilk grup Summerhill’la ilgili sunumunu oldukça teatral bir tarzda sergiledi. Genç Bakış programının bir parodisi olan sunumda Bay Neil’ın sorulara verdiği kapsamlı cevaplar okulla ilgili çok sayıda veri içeriyordu. Arkadaşlarımızın aktarımından öğrendiğimiz kadarıyla Summerhill oldukça ilerlemeci bir felsefeye sahip. Çocuk katılımı önemli olmakla birlikte, okulun yaklaşımında sınırsız bir özgürlükten de söz etmek çok olası değil. Kararlar okul meclisinde beraber alınıyor. Yatılı olan okulda çok sayıda kültürel etkinlik de yapılıyor. Mevcut sistemden kopuk değil Summerhill ama rekabetçi koşullarla da tam anlamıyla uyumlu görünmüyor. Bu arada İrfan “Ortamgeren”in basit ama çıldırtıcı soruları Summerhill’ın aşırı özgür ortamına yönelik eleştiriler taşıdığından Bay Neil rolündeki Barış bunları savunmakta oldukça zor anlar yaşamadı değil.

İkinci sunum Funda, Çağla ve Duygu’dan oluşan Riverside ekibinindi. Hindistan’daki okulun dört temel ilkesi var arkadaşlarımızın aktarımına göre: Hisset, Hayal et, uygula, paylaş. Okulda herkes güne güneşi selamlayarak başlıyor. Buradaki eğitimin temel amacı küçük aktivistler yetiştirmek. Kurumun felsefesinde okulla toplum arasındaki duvarları kaldırma arayışı var. Bu noktada motivasyon çok önemli bir yöntem. Sürekli bir biçimde çocuk katılımı ve farkındalık çalışmalarına yoğunlaşılıyor. Bu okulda öğrenciler Roger Hart’ın katılımla ilgili basamaklandırmasında en yüksek merdivende bulunuyor. Sözgelimi 5. sınıf öğrencileri çocuk işçiliğini anlamak için 8 saat tütsü sarıyor ve alana iniyor. Başka öğrenciler görme engelli bireyleri anlamak için bir öğle yemeğini gözleri sarılı yiyebiliyor. Veya bir eli bağlanan çocuk tek elini kullanıyor ve empati kazanması amaçlanıyor. Bunun yanında, okul akademik başarıyı çok merkeze almamasıyla eleştiriliyor. Sosyal sorumluluk projelerine çok önem veren okulun akademik başarısı ise bütün bunlara rağmen oldukça yüksek.

Üçüncü sunum Işıl, Pınar, Kesra ve Eda’dan dinlediğimiz Fratney’den geldi. Amerika’daki okul bir velinin sisteme muhalefet etmesi ve başka velileri de bu sürece katmasıyla başlıyor. Okul öğretmen ve veli çabasıyla inşa ediliyor. Çocuk katılımı pek merkezde değil. Oldukça çok kültürlü bir yapıya sahip olan okulda bütüncül bir yaklaşım sergileniyor ve ırkçılığa karşı ciddi bir mücadele veriliyor. Sosyo-ekonomik seviyesi düşük bir bölgede kurulan ortaokulda uzman öğretmenler yetiştiriliyor. Bunun için Örnek Öğretim Merkezi isimli mekanizma oldukça işlevsel. Okul çift yönlü ve iki dilli bir model benimsiyor. Bir hafta bütün dersler İngilizce, bir hafta İspanyolca yapılıyor. Amerikan tarihinin merkezde olmadığı alternatif tarih anlatıları söz konusu ediliyor. Öz saygı geliştirme uzmanı var. Fratney Dostları grubu çatısı altında ise veliler arasındaki anlaşmazlıklar demokratik metotlarla çözülüyor. Okul programını veliler ve öğretmenler birlikte planlıyor. Fratney deneyimi Türkiye’deki kimi kültürel ve politik sorunları gözler önüne sermesi açısından çoğumuza değerli göründü.

Dördüncü sunumu İrfan, Murat ve Dilan’dan oluşan Marquette grubu yaptı. Ancak sunum Amerika’daki bir okulu değil, bu okulun içindeki bir sınıf deneyimini merceğe alıyor. Burada itaatkâr işçi ve askerler yetiştirmek yerine demokrasi ve insan haklarına bağlı bireyler yetiştirilmeye çalışılıyor. Bir öğretmenin inisiyatifiyle başlayan değişim başka bir öğretmenin katkısıyla daha geniş bir kanava ediniyor. Arkadaşlarımızın anlattıklarına bakılırsa bu sınıftaki ilkeler BBOM’un ilkeleriyle de örtüşüyor. Çünkü çocuklar yasa belirleyebiliyor. Çocukların benlik ve topluluk algılarının geliştirilmesi çok kritik bir mesele olarak görülüyor. Farklı sosyo-ekonomik yapılardan gelmekten kaynaklı çatışmalar yasal güvenceyle aşılmaya çalışılıyor. Müfredatı çocukların soruları belirliyor. Öğrenmenin anlamlı olmalı ilkesi çok kritik bir öneme sahip. Başarısızlıklardan ziyade başarı durumlarına odaklanılıyor. Ölçme ve değerlendirmede ise proje bazlı çalışılıyor; değerlendirme ölçekleri çocukların kendisi tarafından hazırlanıyor ama değerlendirme aşamasında veli de geliyor. Dolayısıyla değerlendirme kısmı birlikte yapılıyor. Öğrenciler paylaşım saatinde çok yaratıcı sorular ortaya çıkarabiliyor.

Beşinci sunumu Esra, Dilara ve Hasan’dan oluşan Windsor ekibi yaptı. Kanada’daki okul alternatif bir eğitimden yana olan velilerle kuruluyor. Okulun temel ilkeleri katılım, hesap verilebilirlik, demokratik yönetim, kendini tayin ve derin saygı. Okul her sene açık alan toplantısıyla başlıyor. Eğitim yılıyla ilgili müfredattan etkinliklere ve projelere kadar her türlü konu bu toplantılarda konuşuluyor. Okulda çok sayıda konsey var. Okul meclisi haftada üç kez yapılıyor. Ayrıca öğretmenler şiddetsiz iletişim dersi alıyor. Çatışma durumlarında arşiv sistemi sorunların çözümünde çok önemli görülüyor. Bu sistem sayesinde öğrencinin rutinine bakılıyor ve problemin farklı boyutlarına bakılıyor. Okuldaki bir diğer değerli mekanizma mentorluk olarak görülebilir. Buna göre, üst sınıflar alt sınıfların sorunları karşısında kolaylaştırıcılık yapabiliyor. Okul meclisinin başkanlığını öğrenci yapmak zorunda. Okul yaşayarak öğrenmeye büyük önem atfediyor. Veliler haftada üç saat okulda gönüllü faaliyetlere katılabiliyor. Notlandırma ya da rekabetçi bir karne sistemi yok. Bunun yerine öğrenci, öğretmen ve velinin ortak katılımıyla hazırlanan portfolyo daha pedagojik bulunuyor.

Son olarak Zeliş, Harika ve Fulden St. Joseph’s Lisesi’nin ödev politikasıyla ilgili bir sunum gerçekleştirdi. İngiltere’deki lisede okul meclisinin aldığı bir karar sistemde köklü değişikliklere yol açmış. Buna göre meclis mevcut ödev politikasının işlevsiz olduğunu bunun yerine öğrenci talepleriyle belirlenecek bir sisteme geçilmesi için hazırlıklar yapılmasına karar vermiş. Bu hazırlıklar kapsamında ise bir anket yapılıyor ve ödevler öğrencilerin talepleriyle bir uyumlu hale getiriliyor. Ödevlerin niteliksiz olduğunu düşünen öğrenciler daha eğlenceli ödevler verilmesini istiyor. Hatta giderek daha açık bir notlandırma politikası talep ediyorlar. Öğretim süreci öğrencilerle birlikte kurgulanıyor. Bu süreç uzun vadede çevre okullarla iyi örneklerin paylaşımı noktasında işbirliği yapılmasına kadar götürüyor okulu. Çocuklar araştırma sürecine dahil ediliyor. Öyle ki çocuklarla öğretmenler arasında bilgi merkezli hiyerarşi yıkılıyor bu sayede.

Sunumların ardından genel bir değerlendirme yaptık. Daha sonra daha küçük gruplara dağılarak “anlamlı öğrenme, gösteriler/törenler, veli katılımı, ölçme değerlendirme, sınıf içi katılım, toplumsal cinsiyet eşitliği” konularında fikir alışverişinde bulunduk ve bunlarla ilgili değerlendirme yaptık.

Günü bitirirken her şeyin bu kadar hızlı bitmesinin üzüntüsü ve şaşkınlığını üzerimizden atamıyor gibiydik. Yoğun ve verimli bir eğitim sürecini geride bırakmış olmanın keyfi Figen Abla’nın güzel veda yemeğiyle daha da renklendi. Yazın yer yer ürperten sıcaklığı gönüllerimizden taşan dostluklara can vermeye başlamıştı bile. Herkesle temas kurmak, geçici de olsa güncel zamandan dışarıya taşmak ve ağaçların sakinliğine çekilmek güzeldi.

 

Turgut Uyar’ın deyişiyle;

eskiden şaşardık bazı şeylerin yokluğuna

artık bu yokları var etmeyi usladık

ağaçları budadık ormandan balıkları tuttuk denizden

hani bazı açılmaz sanılan kapıları omuzladık

çünkü herkesin elinde bir saat bir sümbülteber

 

Modern hayatın gürültüsü sahicilik deneyimimizde çeşitli kesintiler yaratsa da artık bazı güçlüklerin üstesinden gelmeyi biliyoruz ne de olsa. Biliyoruz çoğu olay artık daha az şaşırtıyor bizi. Biliyoruz çünkü elimizde bir saat, bir sümbülteber.