Başlangıç Programı 7. Nesil (28 Ocak-3 Şubat 2018)

28.1.2018/ 1. Gün

Ece Ayhan’ın “Mor Külhani” şiiri negatif bir dünyayı anlatır gibi yaparken alt metninde bir ütopya tarifi de yapar. Başka Bir Okul Mümkün Öğretmen Köyü’nde yaşadığımız benzersiz deneyim bu şiirdeki dünya hayaliyle nasıl da paralellik gösteriyor düşününce. Ece Ayhan şiirinin karadan yapıldığını, aşkın örgütlenmeyle ilişkili olduğunu, üstüne üstlük bu şiirin elinden her iş geldiğini ve hatta gül kuruttuğunu anlatır durur. Şimdi bu aşırı zor imgelerle örülü şiiri açıklamak gereksiz tabii. Ama köy yaşantısının bu şiirdeki anlatıyla örtüştüğünü düşünebiliriz sanki. Köyün bir deneyim alanı, var olma, dayanışma ve birbirini hissetme alanı olarak tasarlanması Ece Ayhan’ın düzayak çivit badanalı bir kent kurma hayaliyle bayağı bir uyuşuyor. Herkesin ilk andan itibaren aşk, dostluk ve diğerkâmlıkla bezeli yeni bir yaşamtecrübesini giyinme çabası başka türlü açıklanamaz çünkü. İlk andan itibaren, doğayla barışık bir kavrayışı tasarlamanın, ışıltılı bir bilgeliği hedeflemenin, ses ve sessizliği birbiriyle kardeş kılmanın gerekçesi başka ne olabilir ki? Köy bizi imrenilesi bir davetle içinde sıkıştığımız köşelerden çekip alarak hayatın, tabiatın ve barışın tam ortasına yerleştiriyor. Bu başkalık gerçekten eşsiz, gerçekten yaratıcı ve gerçekten bize has. İçimizden kopup gelen bir şey. İçimizde kör kaldığımız bir şey. Bütün bunların tek bir mekân ve zamanda birleşerek yaşamımıza yön vermeye başlaması birçoğumuz için kısacık ömürlerimizin en talihli anlarından olsa gerek.

Ekibin her bireyiyle tanışmak ayrı hisler uyandırıyordu. Yer aldığımız huzur ve barış ortamında birbirimizi tanımak oldukça keyif verirken bu ortam bize yalnız 7.Nesil bileşenleriyle tanışma imkanı değil, toprağa yeniden dokunma fırsatı, günlük rutinimizin dışında sorumluluklar edinecek olma fikri de iyi hissettiriyordu. Feyza, Burak, Figen, Melisa, Eylem ve Melik’le tanışmak, yaşamlarının bir parçası olabilmek gerçekten iyi hissettiriyordu.

Feyza’nın çemberiyle başladığımız ilk günde isimlerimizi ve beklentilerimizi öğrendik ama sanki bütün bunlar da önemsizdi. Köye sinen tuhaf atmosfer herkesi sadeleştirmek ve giderek sadece özleriyle baş başa bırakmak gibi bir anlayışı örüyor gibiydi. Köy fazlalıklarımızı atmamızı, hafiflememizi ve yavaşlamamızı tavsiye ediyordu sürekli. Feyza’nın oynattığı bir oyun çok etkileyiciydi; oyunda herkes bir bedensel pozisyon belirliyor, sonra seçtiği birinin aldığı pozisyona girmeye çalışıyordu ama pozisyonların durağan kalması imkânsızdı bu oyunda. Çünkü doğada her şey hareket halinde ve değişim mukadder. Daha sonra kâğıtlara kendimizi en çok anlattığını düşündüğümüz bir nesne çizip, neden bunu seçtiğimizi anlattık. İnsanların bir nesneyle aidiyet kurması ve onun üzerinden kendilerini tanımlaması çok etkileyiciydi.

Öğle yemeğinin bereketinin ardından üzerinde çeşitli değerlerin yazılı olduğu kağıtları seçtik bu kez ve iki kişilik gruplar halinde neden o kağıtları seçtiğimizi tartıştık. Akşam birbirimizi daha iyi tanımak için Vampir Köylü oynadık. Gündüz içine girdiğimiz aşırı yoğun atmosfer bu oyun sayesinde biraz olsun dağılmıştı. Rahatlamış ve bir ferahlık hissetmiştik. Birlikte eğlenmenin ne denli kutsal bir deneyim olduğunu görmüştük. Günü devirirken içimizde o ilk ânın verdiği gizem bir kuşak oluşturmuştu. Yarın sabah başka bir hayata uyanacağımızı ve şehirdeki alışkanlıklarımızı değiştirmek zorunda kalacağımızı bilmek hem bir mutluluk hem de endişe kaynağıydı. Ay gökyüzünü dolanırken gecenin ürpertisi kendi ürpertimizle birleşiyordu. Üşümemek için buradaki varlığımızı düşündük ve birdenbire ısınmaya başladık. Aklımızda belki de şu eşsiz şarkı vardı: “Denize doğru yüzlerce yol var/Ama hangisi doğru, hangisi çıkmaz?”

29.01.2018/2. Gün

Güne büyük bir beklentiyle başlamıştık hiç şüphesiz. İlk günkü tanışma evresi yerini daha teorik ve sistemli bir tartışma ortamına bırakıyordu. Beslenme grubunun organize ettiği kahvaltıdan sonra herkes yerini almış ve Zeynep’e odaklanmıştı.

Köydeki ilk aktif eğitim günü “Çocuk Hakları” başlığına ayrılmıştı. Zeynep bu konunun üç gün süreceğini söyledi. Eğitimin başında herkes eğitimden beklentilerini elbise formundaki kâğıtlara yazdı; iplere asılan kâğıtlar beklentiler karşılandığında tek tek oradan alınacaktı. Daha sonra köyün muazzam renklilikteki bahçesine çıktık. Hava almak ve sabah güneşinin parıltısıyla yıkanmak çok iyi gelmişti. Burada “Bir Adım At” etkinliğinin başında herkesten ellerine tutuşturulan kâğıtlardaki çocukluk rollerine girmesi istendi. Zeynep’in her cümlesi katılımcıların bir adım öne çıkması veya yerlerinde sabit kalması sonucunu getirecekti. Bu etkinlikle anladık ki, toplumda farklı çocuk tipolojileri var ve hepsi türlü türlü bariyerle kuşatılmış durumda. Tapınağı andıran salona döndüğümüzde hak ve ihtiyaç kavramlarını tartışmaya başladık. Bununla bağlantılı olarak önyargıların geliştirdiği ayrımcılık mekanizmalarının hangi boyutlarda problemler yarattığı üzerine fikir yürütüldü. Buna göre, önyargı bir davranış haline geldiğinde nefret ve şiddet eyleminin önünü açıyor. Ancak bu eylemler yaşamı sürdürme güdüsüyle de ilişkili olduğu için insanlar tarafından sürekli bir başvuru kaynağına dönüşüyor. Daha net bir ifadeyle önyargılar çoğu insan için hayatta kalmak adına bir rutin olarak görülüyor. Fakat bunun bir döngü olduğunu görmek gerekiyor; çünkü şiddet başka türden şiddet alanlarının da kaynağı haline geliyor.

İçerideki zamanımız “ayrımcılık davranışını nasıl ortadan kaldırırız” sorusuna cevaplar aramakla geçti. Çocuk kavramı hakkında beyin fırtınası yapıldı. Bu yolla grubun çocuk algısı ortaya çıkarıldı. Daha sonra gruplar yine çeşitli rollere bürünerek, büründükleri rollerin çocuk tanımlarını yazdı. Zeynep Çocuk Koruma Kanunu’nun öneminden, ilerlemeci ve demokratik yönünden bahsetti. Kanunun açık olduğunu ama uygulamada sorunlar doğduğunu söyledi. Bütün bu tartışmalar bizi çocuğun üzerinde hegemonya kurulan bir alan olduğu gerçeğine götürdü. Günün sonuna doğru dünyadaki çocuk hakları meselesine yoğunlaştık. Çocuk haklarının tarihsel gelişimi ve hangi ihtiyaçlar sonucunda ortaya çıktığı, süreç boyunca kamuoyuna sunulan metin, bildirge ve sözleşmeler incelenerek tartışıldı. Zeynep hepimizden metinleri çözümleyerek hangi döneme ait olduklarını tahmin etmemizi istedi.

Akşam yemekten sonra çember yapıldı. İlk çemberimizde herkes deneyimlerini, duygularını ve düşüncelerini müthiş bir samimiyetle paylaştı. Çemberde o gün tartıştığımız “Çocuk Hakları” başlığına uygun olarak köyde bizimle zaman geçiren çocuklar ile ilgili onların köydeki yaşamlarına dair bazı arkadaşlarımız fikirlerini dile getirdi. Çemberin ardından oyun motivasyon grubunun ev sahipliğinde bir drama etkinliği yapıldı. Gülmekten, eğlenmekten ve gevşemekten yılmıyorduk. Bir başkasına temas etmekten, hissetmekten ve kalabalıktan sıkılmıyorduk. Bu yeni deneyim her birimizi peyderpey kuşatırken gece de yıldızlar ve hayvan sesleriyle serin yataklarımıza uğurluyordu.

30.1.2018 / 3. Gün

Güne Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni tartışarak başladık. Türkiye’nin sözleşmeyi yürürlüğe koymadaki hantallığı hiçbirimizi şaşırtmadı nedense. Sözleşme çocuğun şimdisine odaklanmasıyla oldukça önemli bir niteliğe sahip. Bir diğer kıymetli yönü, çocuğu yetişkinle eşit kılması ama bir yandan da özel gereksinimlerinden dolayı gözetilmesini şart koşması. Bütün bunlar epey ileri adımlar olarak düşünülebilir çocuk hakları tarihinde. Zeynep sözleşmenin üç maddesine Türkiye’nin çekince koyduğunu söyledi. Bunlar anadilinde eğitim, medyaya erişim ve eğitimin amaçları. Bu maddelerle ilgili kaygılar giderildiğinde gerçekten çok işlevsel bir sözleşmeyle karşılaşacağımızı bilmek herkese moral verdi.

Yoğun tartışmaya “katılıyorum/katılmıyorum” etkinliğiyle ara verdik sözde ama daha hararetli bir muhabbetin ortasında bulduk kendimizi. Gerçi üzerinde şekilden şekle girdiğimiz koltuklardan kalkmak ve bahçenin olağanüstü çeşitlilikteki yüzeyine dâhil olmak her şeye değerdi. Burada üç kışkırtıcı önerme yöneltildi her birimize ve taraf seçmemiz istendi. Örnek vermek gerekirse, “çocuklar genel oy hakkına sahip olmalıdır”, “aile çocukla ilgili en iyisini bilir” iki zor yargıydı. Buradan tekrar içeriye döndük ve paternalizmi tartışmaya başladık. Atacılık anlamına gelen bu kavramın çocuğun yararını gözetir gibi davranıp aslında bireyselliğini sekteye uğratmaktan başka bir şey yapmadığını görmüş olduk. Zeynep paternalist bir anlayış yerine çocuğun inisiyatif aldığı bir katılım mantığı da aktardı bize neyse ki.

Öğrendiğimiz bir diğer önemli şey olan Roger Hart’ın sekiz basamaklı şeması bayağı kullanışlı ve incelikli bir davet içeriyordu gerçekten de. Zeynep’in dağıttığı sekiz resme bakarak bu basamakları eşleştirdik ve bunu yaparken çocuğun edilgenlikten etkin oluşa nasıl aşama aşama ulaştığını fark ettik. Hatta bu noktada kendimize dönüp çocuk katılımı ile ilgili nerelerde ne tür hatalar yaptığımızı, hangi noktalarda doğru ve katılıma açık tavırlar sergilediğimizi düşündük ve sorguladık. Çocuğun söz sahibi olduğu ve peşinden yetişkinleri sürüklediği bir sivil toplum hayaliyle eğitimi noktaladık.

Akşam yemeğinden sonra ise Bediz’in katılımıyla Şiddetsiz İletişim üzerine kısa bir paylaşım gerçekleştirdik. Çemberde paylaşımlarımız hem Bediz ile güzel bir tanışmaya hem de günün yoğunluğunu üzerimizden atmaya yarayan güzel bir meditasyondu diyebiliriz. Ertesi gün Zeynep’le vedalaşacak olmamızı da hesaplayarak açık gökyüzünün gözetiminde dışarıda eğlenmeyi seçtik bu kez. Dolunayın bakışlarımızı doldurduğu gecede oyun-motivasyon grubunun sponsorluğunda ateş yakıp şiirler okuduk, türküler söyledik, masal anlattık, masal dinledik. Güzel ve sağlıklı bir uyku ile günü sona erdirdik.

31.01.2018 / 4. Gün

Grubun tüm parçalarının neşesiyle başladığımız güne, kahvaltı sonrası Zeynep’in gidecek olmasının verdiği yas eşlik ediyordu. Hem ilk modül için verilen sürenin sonuna gelişimiz hem de kafamızda daha pek çok sorunun yanıtını arama ihtiyacımız dördüncü günü de yine oldukça besleyici bir tartışma ve atölye ortamına çevirdi. Önceki günden öğrendiğimiz Roger Hart’ın katılım basamağına farklısorular yönelterek daha derinden bakma şansı elde ettik.

Modülün sonuna doğru gelirken eğitim alanında var olan araçlar ve mekanizmalarla yaratılabilecek katılım metotları üzerine bir atölye çalışması gerçekleştirdik. Fikir ve öneriler doğrultusunda Katılımcı Atölye, Sınıf Çemberi, Okul Meclisi, Çatışma Çözme ve Katılımcı Sınıf çalışacağımız atölyelerdi. Beş ayrı başlıktan oluşan gruplarda edinilen deneyimler, var olan araçlar ve fikirler doğrultusunda katılım metotları üzerine sohbet ve tartışmalar gerçekleştirdik.

Keyifle yediğimiz öğle yemeğinin sonunda gruplar kendi konu başlıklarına dair sunumlar yaptı. Örneğin; tüm okul bileşenlerinin sorunlarını ele alan, çözüm üreten ve demokratik katılım sağlayan okul meclisi deneyimi üzerine hem katılımı daha da artırmak hem de zamanı etkin kullanabilmek adına sanal meclis önerisi getirildi.

Zeynep’in güzel enerjisiyle üç gündür hem etkilendiğimiz hem eğlendiğimiz hem de tartıştığımız ilk modül, grupların aktarımlarının ardından yapılan tartışmalarla sona erdi. Kapanış çemberinde ilk gün ipe astığımız çamaşırların kuruyan ve kurumayanlarını geri aldık.

Program umut dolu deneyimleri âdeta içimize işleyerek sona erdiği için birebir ya da grup sohbetlerinde çocuk katılımını engelleyen o koca perdeleri nasıl aralayacağımıza dair uzunca konuşmalaryaptık. Deneyimi olanlarla güzel beyin fırtınaları gerçekleştirmeye devam ettik.

Akşam yemeğinden önce ekip olarak ihtiyaç ve isteklerimizin özgürlüğü doğrultusunda iki gruba ayrıldık. İki ayrı grubun iki ayrı serüvenini uzun uzun anlatmak epey külfetli ve sonsuz hikâyeler çıkartabilir ancak özetlemek gerekirse; bir ekip eski antik köyü görmek, bir diğer ekip ise yeni köyü keşfetmek üzere yürüyüşe çıktı. Uzunca süren yürüyüşler birbirinden özel iki ayrı maceraya dönüştü. Keyifli ve verimli sohbetler yürüyüşlerde de devam etti. Ekip olarak doğaya temas etmenin, oksijen solumanın, ağaçlara dokunmanın özgürlüğü ile köye döndük.

Döndüğümüzde sevgili Feyza ile örgü atölyesinde buluştuk. Aramızda bu konuda yetenekli pek çok arkadaş vardı, ilk kez bunu deneyenlere de bütün zorluklara rağmen oldukça yardımcı oldular. Günün yorgunluğu bizi yine nefis bir uykuya teslim etti.

1.2.2018/ 5. Gün

Eğitimde yeni bir aşamaya geçiyorduk. Daha içsel bir yolculuğa çıkacağımızı az çok tahmin etmiştik sanki. Yine de Tolga’nın söylediklerinin üzerimizde bıraktığı sarsıntıyı nasıl anlatmalı? Pozitif disiplin kavramıyla başlayıp her birimizi oldukça katılımcı ve şefkatli bir alana ulaştırması biraz bu sarsıntının artçıları olarak görülebilir. Sıklıkla “kendini sakinleştirme” becerisinden bahsetmesi disiplin kavramını da ıskartaya çıkartma işlevi de görüyor. Disiplin mekanizmasının devre dışı kaldığı bir eğitim anlayışı, bir yaşama modeli nasıl inşa edilmeli?

Çocukların gelişim dönemleri hakkında konuşurken, çeşitli bağlanma biçimleri ve bu biçimlerin meydana getirdiği davranış tarzlarının ne kadar kıymetli olduğunu bir kere daha fark ettik. Altıncı aya kadar dünyanın çocuklar için bir karaltı olarak algılandığını, yetişkinlerin de loş ışıktaki canavarlar olduğunu öğrenmemiz gerçekten şaşırtıcıydı. Bir yaşından itibaren çocuk çevreyle bağlantı geliştirmeye ve yavaş yavaş merkezden, yetişkinlerden uzaklaşmaya başlıyor. İki yaşına geldiğinde bu hareket asıl nirengi noktasına ulaşıyor. “Ben” kavramının ortaya çıkışı da bu evreye rastlıyor. Tolga bir yerde, eşsiz bir metafor katkısı yaptı muhabbete. Çok etkileyiciydi. Kısaca anlatmak gerekirse, ince kabuklu ağaçların özlerinin daha kuvvetli olduğunu, bunun aksine kalın kabuklu ağaçların ise dıştan gelecek tehlikeler karşısında ince olanlara kıyasla daha hassas bir yapıya sahip olduğunu anlattı. Çocukları kalın kabuklu ağaçlar olarak değil, ince kabuklu ağaçlar olarak yetiştirmemiz gerektiği önerisi hepimizi derin düşüncelere sevk etti.

Gün, 6 parçalı hikâye tekniğinin uygulamasıyla devam etti. Anlatımlar muazzamdı. İçinde yaşadığımız dünyanın verdiği kısıtlılık halinden sanatın sınırsızlığıyla arınmak herkese iyi geldi. Bir kahraman yaratmak, hayal etmek, yardım almak, sorumluluk üstlenmek ve nihayet hedefe ulaşmak gerçek dünyayla ilgili kimi muammaların çözülmesine de kaynaklık edecek, buna yürekten inandık. Tolga’nın sözünü ettiği şeylerden biri de, Basicph tekniğiydi. Bunun özellikle de, travmatik deneyim konusunda oldukça hayati bir rol oynadığını, bu tekniği meydana getiren kavramların çalışma düzenlerinin kişinin ruhsal bütünlüğüne derinlikli bir katkı sunduğunu söyledi Tolga. Burada “yemek yapmak” örneği üzerine konuştuk, “ceza” olarak yemek yapması istenen kişinin bu teknikteki her kavrama ilişkin bir öz bilinç elde edebileceği hakkında tartıştık. Bu teknikle ilgili olan önemli mesele her alanın çalışması çok hayati olması.

Programın sonuna doğru akşam yemeği kokusunu almış ve çok acıkmıştık. Akşam yemeğine katkı sunan arkadaşlar güzel bir yemekle bizi buluşturdular. Bir gün önce Feyza’nın örgü atölyesinden açığa çıkan ve süregelen çalışmaları inceledik. Arkadaşlarımız, derslerde odaklanma aracı olarak kullandıkları şişler ve tığlarla gerçekten harikalar yaratmışlardı. Kalemlikler, saksılar, atkılar… Bu becerimizi keşfeden Tolga’nın kızı sevgili Maya ise ışığı gördü ve bizimle bir bileklik atölyesi yapmak istediğini söyledi. Yemekten sonra ekip olarak Maya’nın kolaylaştırıcılığında gerçekleşen bileklik atölyesinde buluştuk. İki bölümde gerçekleşen atölyenin ilk bölümündeki bileklik modelinde birçoğumuz hakikaten başarılı olduk. Fakat ikinci bölümdeki model hepimizi zorladı. Başarısızlığımızla yüzleştik ve sevgili Maya sınıf ortamında öğrenci olmanın, başaramamanın, arkada kalıp görememenin, akran yardımlaşmasının ne olduğunu, neler hissettirdiğini empati kurdurarak bize tekrar öğretti.

Atölyenin sonrasında çoğu kişi kendisini temiz hava ve uykuya teslim ederken bir kısmımız ise oyunlarla iletişimi sürdürmeye devam etti. Vampir Köylü, bani bani ve tabu oynayarak gecemizin eğlencesi devam etti. Güzel bir uyku ve huzurlu bir sabah hayali bakiydi.

02.02.2018/BBOMÖK/6. Gün

Öğretmen köyünün üstünde Çita’nın, kazların ve zeytin ağaçlarının çıkardığı sesler dalgalanırken güne başlıyoruz. Doğa hiç cimri davranmıyor, enerjisini olabildiğince bedenlerimize işliyor. Her şey yerli yerinde, bu durum bir bütünün parçası olmak duygusunu iyice kanıksatıyor.

Yeryüzü sofrasının ardından Tolga’nın eğitimine geçiyoruz. İlk iş üzerimize sinmiş olan hafif yorgunluğu söküp atmak oluyor. Bunun için bütün vücudumuzu titreşime sokan bir egzersiz yapıyoruz. Bittiğinde ataletten eser kalmıyor hiçbirimizde. Tolga çocuklara yardım kisvesi altında çoğunlukla kötülük yapıldığından bahsediyor. Bunun yerine, çocuğu da işe katan daha zamana yayıcı, alternatifleri olan ve sarmal sarmal genişleyen çözüm önerileri bulmak gerektiğini savunuyor. Bir başka deyişle, birdenbire çözüm bulunduğu sanısı yaratan şeyler başka şeyler kılığında geri dönüyor. Tolga çoğu noktada çok net ve temiz bir muhakemeye sahip. Bunu gösterdiği tartışmalardan biri de, güvenli alan ve konfor alanı üzerine geliştirdiği önermelerinde saklı. Çok kullanışlı iki kavram hediye etti bize, sağ olsun. Çocukluğun sürekli olarak konfor alanından çıkış arayışlarıyla örülü olduğunu, ancak yetişkin müdahalelerinin çocuğu orada tutmak için canhıraş bir mücadele verdiğini savundu. Bununla birlikte, konfor alanı yetişkinler için de oldukça lüks bir alan elbette. Onlar da macera korkusundan ötürü bu alandan dışarı taşıp güvenli alanın akışkan bölgesine geçmek konusunda dirençliler.

Tolga çocuklara oyun alanı açmanın konfor alanının ihlali noktasında çok kilit bir role sahip olduğunu da vurguladı. Çocuklar oyun oynamalı ve dış dünyanın belirsizlikle çatılmış yapısında ihlaller meydana getirmeli. Bu ince kabuklu ağaç örneğinde olduğu özlerine güç atfedecek bir şey aynı zamanda. Erkekler de ince kabuklu ağaçlara benzetilebilir; toplumsal tabular erkekleri ağlamaktan men eder ve öfkeye hapseder. Erkek varoluşundaki zayıflık hissiyatı da en çok bu zamanlarda şekilleniyor.

Tolga sayesinde konuştuğumuz şeylerden biri de, beden denetimi oldu. Kontrolümüz altında kalan durumlar söz konusu olduğunda bedenimizle oynamaya başlıyoruz; zira insan bedeni denetim kurmanın en kolay olduğu bölgelerden biri. Çocuklarda bu bölgeyle ilgili yasaklamalara ve kısıtlamalara gitmemeliyiz, çünkü her türlü yasak, eylemin daha da diri kalmasına yol açıyor. Yasak yerine, eylemin sönmesi için başka eylem modelleri önermek gerekiyor. Üstelik, yasak, çocuğun bir şey yapmak istemesi halinde anne babasını devirmek zorunda kalması gibi zorlu bir çabayı da doğuruyor. Oysa, oyunun kurallarını değiştirmek ve kuralların gerçekten kimin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiğini ortaya koymak daha doğru. Bunu fark etmek, çocuğun yanında yetişkin olmaksızın problem çözme becerisini de gösterir. Tolga’nın çok güzel ifade ettiği gibi, pedagoji fetişizmine yaslanmayan bir dile, ciddi problemler karşısında eşlik eden bir deneyim tarzına ihtiyacımız var. Çocuklukla ilgili sorunlara, sorumluluğu ortadan kaldıran ödül-ceza mekanizmasıyla değil, ortak adımlarla çözümler bulunmalı. Çocuğu rahat bırakmalı ve doğal süreçlerine saygı duymalıyız, ne de olsa çocuk düşünmez, bilir.

Bir günü daha devirirken, güneşin yerini akşamın perde perde çoğalan hüznü alıyor. Yorgunluk, şaşkınlık ve kafa karışıklığı her birimizi içine çekiyor. İçinde bulunduğumuz atmosferin dışındaki dünyadan habersiz, oldukça tuhaf düşüncelere hapsoluyoruz. Mahpusluk güzel bir şey, yaratıcı bir imkân. Buradaki tutukluluğumuz sıra dışı şeylerin başlangıcı olacak çünkü. Köylüler dünyayı vampirlerden kurtaracak.

3.2.2018/BBOMÖK / 7. Gün

Güne yeni şeyler öğrenme heyecanıyla başlamanın yerini hiçbir şey tutamaz sanki. Üstelik bu heyecan herkesi birbirine sıkı sıkıya bağlayan temel bir motivasyon haline geliyor. Ne kadar nüfuz etsek, ne kadar öğrensek ve ne kadar tartışsak da doymuyoruz köye. Buradaki hayat yaşamsal döngümüzü ters yüz ediyor, bize başka bir deneyimin mümkün olduğunu bütün çıplaklığıyla gösteriyor.

Tolga son günün muhabbetine gece korkularıyla giriyor. Kullandığı metafor müthiş: Gece korkuları anne babanın yatağına giriş biletidir. Çocukların yaşantılarını doğru kabul etmeli ve somutlaştırmaları için katkı sunmalıyız. Tartışmadan çıkardığımız sonuca göre, resim bu noktada epey işe yarar bir yöntem. Yine canavar spreyinin işlevselliğinden de söz edilebilir.

İletişim çok güçlük yaşadığımız bir konu. Tolga çok temel bir yanlıştan konuya daldı: “Ama” ve “ve” arasındaki gramatik ayrım çoğu meselenin kilit haline gelmesinin de kaynağı olarak düşünülebilir. İnsanları, durumları ya da daha birçok şeyi “evet ve” cümlesiyle karşılamalı, kendimize, dünyamıza buyur etmeliyiz. Bu parantezden ifade edilen düşünceler çoğu konunun çözüme kavuşmasına da zemin sunabilir. Şeffaflık çok temel bir değer. İnsan eylemlerini disiplin gibi kısıtlayıcı, sıkışık ve cezalandırıcı bir anlayışla düşünmek yerine, ihtiyaçları vurgulamak gerekiyor. Düşüncede ve duygudaki açıklık şiddetsiz iletişime giden yolu da örer. Bu yolda sınırsızca tüketmek, mekâna nüfuz edememek ve sudan bahaneler yok. Katılım, anlayış ve sahici çözümler var.

Yoğun tartışma ortamı, resimle canavar yapma etkinliğiyle daha eğlenceli ve hareketli bir ortama evrildi. Bunun ardından Feyza’nın da katılımıyla, ortaya bir sandalye kondu. Köydeki herkes sırayla sandalyeye oturdu ve etrafında dönenler oturan kişinin kulağına eğilerek düşüncelerini fısıldadı. Birbirimize ve Figen Abla’ya teşekkürlerimizi olabilecek en güzel biçimde ifade ettik. Ardından kapanış çemberi geldi, kâğıtlar dağıtıldı, gelecekteki kendimize mektup yazdık. Hepimiz ikişer dakikalık konuşma gerçekleştirdik. Duygular, düşünceler ve siluetler o kadar sahici ve içtenlikliydi ki! Samimiyet, sıcaklık ve merhamet halka halka içimize işliyordu.

Ayrılırken, bir yanımızı orada bırakmış olmanın hüznünü hiçbir şey telafi edemiyor gibiydi. Yeniden dönecek olmak güzeldi, yeniden yollara düşecek olmak ve yeni şeyler öğrenecek olmak güzeldi. Nâzım Hikmet’in dediği gibi,

 

mutlu emeklerle mutlu dinlenmeler adına

“yârin yanağından gayrı

her yerde her şeyde hep beraber”

diyebilmek adına

evlerin,

yurtların,

dünyaların

ve kozmosun kardeşliği adına…

 

Başka bir okul mümkündü. Şefkat, aşk ve dostluk temelli bir yaşama deneyimi olasıydı. Hemen yanı başımızdaydı. Hemen bir nefes mesafesinde. Çita’nın, kazların, ağaçların ve insanların kardeşliği adına…