Başlangıç Programı 7. Nesil (30 Haziran-4 Temmuz)

Yol duygusu içimizde bir katılığa dönüşmüş olan hevesin canlanması için bütün olanakları sunar. Olduğumuz hâlden çıkmak, kendimizi mesafelerin sade derinliğine bırakmak, değişimi bir bütün olarak kucaklamak ve yaşamın maceralı taraflarına erişmek yolculuk durumunu deneyimlediğimizde gerçekleşir. Dağbelen’e yaptığımız her yolculuğun heyecan ve merak duygumuzu kamçılaması başka bir yaşantı davetinden kaynaklanıyor. Ocaktan beri aralıklarla yaptığımız paylaşımların bireysel ve kamusal kültürümüze sunduğu katkının yerini çok az şey alabilir. Bu nedenle başlangıç eğitimlerinin son aşamasına geldiğimizi bilmek çok üzmüyor bizi. Köydeki emeğin başka yerlerde/zamanlarda görünür hâle geleceğinden, üretkenliğin değişik formlarda devam edeceğinden ve eşdeğerliliğin yeni yaşam pusulalarımızdan biri olacağından kimsenin şüphesi yok.

1.Gün

BBOM Öğretmen Köyü’ndeki yaz hikâyemiz Vivet’in Şiddetsiz İletişim modülüyle başladığında birçoğumuzun kafasında deli sorular vardı hiç şüphesiz. Daha ilk çemberden bu dilin en temel özelliğinin ne olduğu çıtlatılmıştı bile. “Dinlemeye başlamak keşfetmeye başlamaktır.” diyordu Vivet ve bizleri aktif bir sükûnete davet ediyordu. Kolaylaştırıcının bu noktada başka hassasiyetleri gözettiğini de fark ettik. Mahremiyet şiddetsiz iletişimde belirgin niteliklerden biriydi ve hikâyelerin şahıs değil de içerik üzerinden anlatılmasının onları anonimleştireceği söyleniyordu. Bir yandan bu anonimleştirme önyargı ve bazı yanlış anlamaların ketleyicisi olabilirdi kolaylıkla. Diğer yandan da içeriği önemsemek şikâyet kültürünü güçsüzleştirme noktasında oldukça işlevsel bir eğilim olarak görülebilirdi. Nitekim Vivet’e göre, şikâyetleri doğrudanlaştırmak dedikodu mantığını da yıkar. Varoluşumuza yapışık duran tetiklerden uyarılmalara, gerginliklerden anlaşmazlıklara kadar bir dizi durumla barışmalı ve çeşitli alıştırmalar yapmalıyız. Kalbimizi rahat ama sorumlu biçimde açtığımızda her durumla baş etme konusunda şerbetli hâle gelebiliriz çünkü.

İkinci oturuma Şiddetsiz İletişim’i tanımlayarak başlandı. Grubun beyin fırtınasından süzülen ifadelere bakılırsa, “kalpten bir dil, dönüşüm dili, araçsal olmayan bir dil, bağışlayıcı bir dil, ihtiyaç gözeten bir dil, gelecekle ilgili blokaj koymayan bir dil, ideal bir topluma ihtiyaç duyan bir dil, gerçeklikle özdeşleşmekte güçlük yaşayan bir dil” gibi birçok tanımla karşılaştık. Vivet insan toplumunun on bin yıllık bir hükmetme kültürüyle yoğrulduğunu ve güç kullanımının doğallaştırıldığını söylerken şiddetsiz bir dil inşasının zorluklarından dem vurur gibiydi. Bu nedenle kendimizi daha en başından üç günlük bir izne çıkarmamızı istiyordu bizden. Yargılarımızın, kalıp düşüncelerimizin ve peşin hükümlerimizin olmadığı bir zamansal çizgi öneriyordu. Vivet’in bu aşamada şiddetsiz iletişime verdiği örnek Marshall’ın ördeğe ekmek veren çocuk anlatısı oldu. Çocuğun deneyiminde ördekle aralarında bir alışveriş var. Alışverişin akış içinde olduğu bir dünya bizi “çakal”ların daha az görünür olduğu bir alana taşırken şiddetsiz dilin ilk nüvelerini de verecektir. Marshall’ın terminolojisinde çakal önemli bir metafor olarak kabul görüyor. Çakala anlatı boyunca zürafa da eşlik ediyor. Çakal yergi ve iletişimi kapatan yönüyle ön plandayken, zürafa büyük kalbi ve uzun boyuyla açıklığı ve gözlem yapmayı simgeliyor. Zürafaların dilleriyle kulaklarını temizledikleri bilgisi de kültürel düzlemde iyi bir dinleyici olduklarına yorulabilir. Vivet’e göre yerleşik yargılar her birimizi çakal; duygu ve ihtiyaçlar ise zürafa pozisyonuna sokuyor. Şiddetsiz İletişim tam da bu noktada haklı/haksız, iyi/kötü gibi kategorik ve dışlayıcı ayrımlar yerine ihtiyaç durumuna odaklanıyor.

Muhatabın sözel ya da bedensel jestlerle ifade ettiği ihtiyaçlarına kulak kesilmek sorumlu bir iletişimin de yolunu açar.

Vivet’in şemasında Şiddetsiz İletişim dört basamaktan oluşuyor. Bunlardan ilki olan “gözlem” aşaması duyularla edinilen bilgilere tekabül ediyor. Bu aşamada çok kolay biçimde yargı bildiren cümleler kuruluyor. İkinci aşama “duygu/düşünce” aşaması ki, toplumsal açıdan en çok deforme edilen alan burası. Sosyal hayatın birçok alanı bu aşamanın yaşanmasına engel olacak dikenlerle dolu. Üçüncü aşamada “ihtiyaç” olgusuyla karşılaşılır: Buna göre yargı aşamasının sistematiği ödül-ceza dengesi üzerine kurulu iken, ihtiyaçlarda duygu ve düşüncelerin sorumluluğunu almak var. Sorumluluk davranışı geleneksel ödül-ceza mekanizmasını ıskartaya çıkarır. Dördüncü aşama olan “istek/rica”da bireyin fiilde bulunması mümkün hâle gelir; kendine empati becerisini kazanan bireyler ihtiyaçlarını karşılamak için harekete geçer. Hareket mutlak bir çözüm önerisi sunmasa da bir netlik yaratır. Buna mukabil, ihtiyaçların karşılanamaması bedensel reaksiyonlar üretir.

Psikanalizin özellikle de erken dönem metinlerinde insan agresif bir varlık olarak tanımlandığı için medenileştirilmesi de şart koşulmuştur. Bunun yanında hümanizm insan doğasının tartışılmaz iyiliğine inanır. Şiddetsiz İletişim ise insan özünün şefkat sahibi olduğunu ve tohumunun bu duyguyu açığa çıkarma kapasitesiyle yoğrulduğunu savunur. Bu argümana göre, insan doğasındaki katkı koyma ihtiyacı onu başkalarıyla ortaklaştırır. Ancak bu doğa kültür tarafından ehlileştirilme kapanına girerse kendisinden uzaklaşır. Şiddetsiz İletişim buna karşı üretilmiş, yeni bir grameri olan bir dil olarak düşünülebilir. Bu anlayışta, iyi-kötü haklı-haksız gibi kategorik ayrımlardan söz etmek doğru olmaz. Şiddetsiz İletişim’de toplumsal stratejilere başvurarak ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan insanlar var. Ancak strateji geliştirmek çoğu zaman çeşitli açmazların kaynağı hâline gelebilir. Bu stratejiler dışa dönük yargıcı düşüncelerse öfke, içe dönük düşüncelerse de suçluluk yaratır. Şiddetsiz temasta gücü başkasının üstüne kullanmak yerine birlikte kullanmak tercih edilir. Ötekinin ihtiyacını fark etme süreci bir bağlantı da geliştirir. Kendi ihtiyaçlarını diğerlerinin ihtiyaçlarıyla birleştirmek işbirliği zemini açısından oldukça kritiktir. Bu noktada şiddetsiz dilin en radikal kimliği olan geri bildirimin değeri ortaya çıkar.

Vivet’in kuramsal girizgâhından sonra modüle bir etkinlikle devam ettik. Buna göre, seçtiğimiz bazı kartları alnımıza astık ve oyun esnasında eşleştiğimiz kişiler bu kartlarda yazılı olan ifadeleri tarif ederek bulmamızı sağladı. “Kabadayı, salak, şaklaban, ödlek, inek öğrenci” gibi çeşitli kelimelerin bulunma süreci kalıp yargılarımızın açığa çıkması açısından eşsiz bir deneyimdi. Etkinlik birbirimize içimizi dökme fırsatı da veriyordu. İkinci etkinlikte kartlarda yazılı emir cümlelerini Şiddetsiz İletişim’in dört basamağına göre yeniden kurguladık. Böylece bir durumun gözlemden rica aşamasına kadar geçirdiği değişimleri anlama olanağı elde ettik. Gündelik iletişimin ne denli kısıtlayıcı ve yaralayıcı olabildiğini görmek şaşırtıcıydı.

Günün sonunda “niyeti benzer yol arkadaşları” olarak doğrunun ve yanlışın ötesinde bir yerde buluşacağımıza dair farkındalıkla donanmıştık. Toplumsal duyarlığı bireysel enerjiyle dolu hâle getirdiğimiz her durum ütopya umudunu içinde saklı tutacaktı, buna emin gibiydik.

Köylüler olarak akşamleyin geleneksel köy kahvesi seferimizi gerçekleştirdik. Köyde kalan birkaç kişi sessizliğin, kahveye giden geniş grup ise paylaşımın ve neşenin sularına çoktan çekilmişti bile. Karanlık, yaz sıcağıyla dolarken ormanın çağrısı doyumsuzdu. Dostluğun, kahkahanın ve şimdide olmanın tadı benzersizdi.

2.Gün

İkinci gün Vivet’in salonun orta yerine bıraktığı kartlardan üç tanesini seçip üzerlerine konuşmamızla başladı. Herkes üçerli gruplara ayrıldı ve sırayla “ilham, aidiyet, alan, anlayış, özgürlük” gibi kavramlar hakkında üçer dakikalık konuşmalar yaptık. Şunu net biçimde gördük ki, ihtiyaçlar herkeste farklı yaşama biçimleri buluyor. Bu etkinlik araştırma yolculuğuna çıkmak için bulunmaz nimetti. Zihnin atalet merkezli hazır cevaplılığı yerine keşfi zorlamak bu paylaşımın en iyi tarafıydı. İkinci etkinlik bu kez yukarıdaki açık alanda gerçekleştirildi. Herkesin ikili olarak eşleştiği etkinlikte sırayla “karşılanmayan ihtiyaçlara, ihtiyaçların odağı değiştiğinde gerçekleşen farklılıklara, bu esnada neyin ayırdına varıldığına ve son durumda asıl ihtiyacın ne olduğuna cevap arandı. Etkinlikten sonra yapılan muhabbette ihtiyaçları karşılanmayan bir bireyin mevcudiyetini sunamayacağı, üstelik karşılanmayan ihtiyacın eleştiri enerjisi üreteceği gibi sonuçlara varıldı. Üçüncü etkinlik kâğıtlara yazılan şikâyetler üzerinden şekillendi. Şikâyetlerini aktaran kişi muhataplarının kendisine ilişkin ihtiyaç sorgusuna maruz bırakılıyor ve bir biçimde şikâyetlerin çözümleri ortaya çıkarılıyor. Kişinin şikâyet evreni geliştikçe ufku da genişliyor.

Vivet’e göre şefkat eğilimini engelleyen temel şeylerden biri ahlakçı yargılardır. Buna göre, muhafazakâr bir düzlemde “yobaz”, modernleşmeci bir düzlemde ise “kendini bilmez” gibi ithamlar içimizdeki sıcaklığı azaltıyor. Üstelik entelektüel derinlik arttıkça bu yargılar daha patolojik analizlerle ikame ediliyor. Vivet’in formülasyonunda, şefkatin ketleyicisi unsurlardan diğeri de sık sık genellemeye başvurmaktır. Bu noktada “biz” kurgusunun da oldukça kırılgan olduğundan bahsedildi; çünkü eylem durumunda ayrılıkların baş gösterdiğiyle ilgili çok sayıda vakanın varlığından da konuşuldu.

Vivet “Beni sen üzdün.” cümlesini örnek olarak verdi bu aşamada. Söz konusu yargının kendi sorumluluğunu başkasına yüklemekle eş anlamlı olduğunu da ekledi. Buna göre, sorumluluğu atmak ötekine güç atfetmek anlamına gelir. Nitekim öznenin kurbanlaşma süreci de bu atıftan dolayı gerçekleşir. Vivet’in bir diğer çabası da eylemle eylemi yapan özneyi birbirinden ayırma konusundaki ısrarıydı. Bireyi eyleminden dolayı yargılamaktansa, bu eylemi yapmasının arkasında yatan ihtiyaçları ortaya çıkarmasına yardımcı olmak gerekir. Yargıcı davranışlar koruyucu gücün beslenme kaynağı hâline geliyor. Kişilerin onurunu zedeleyecek bir güç gösterisi yerine empatik becerilerin arttırıldığı bir ilişki modeli kurmak daha radikal kabul ediliyor. Öyle ki koruyucu güç istismara uğrarsa ceza gücüne kolaylıkla evrilebilir. Kafamızı işgal eden mutlakçı ifadelerden çıkış ve ifade zeminlerini açmak, koruyucu gücün devre dışı kalışına da zemin hazırlar. Vivet’in bu sırada anlattığı bir anekdot gerçekten ilginçti: Hikâyeye göre, adamın biri duvara çivi çakacak ama çekici yok. Komşudan isteyebilir ama komşusu adı çıkmış nemrut bir surat. Hâliyle bir türlü gidip çekici isteyemiyor ama sürekli kafasında bu düşünceyi döndürüp duruyor. Sonunda gidip komşusunun kapısına vuruyor ve çekiç de çivi de senin olsun diye bağırıyor adama. Kıssadan hisse.

Günün son etkinliği biraz spekülatifti açıkçası. Çeşitli senaryolar üzerinden sandalyelere yapıştırılmış duyguların tarafını seçmemiz isteniyordu. Bu duygular “rahat, kızgın, incinmiş ve mutlu”ydu. Senaryoların birinde her durumda hayır diyen bir çocuktan, diğerinde ise sevgilisini bir yıl boyunca ailesiyle tanıştırmayan birinden bahsediliyordu ve bu durumda kendimizi hangi duyguyla ifade edeceğimiz araştırılıyordu. Etkinlik oldukça hararetli geçti, duygular arasındaki muammalar ve ilişkiler tuhaftı. Kimi olaylar karşısında yaşanan duygu karmaşalarının sıra dışı biçimde daha kökensel olduğu sonucuna vardık.

Eğitim safhası Vivet’in şu bilgece deyişiyle son buldu: “Acının içine girince şifalanıyorsun ve o acının boşunalığını kavrıyorsun.” Akşamın tahripkâr daveti bu mesajla az da olsa huzur içermeye başlamıştı. Huzura Feyza’nın ihtiyaç pokeri ve köyün geleneksel oyunu vampir-köylü eşlik etti. Herkesin birlikte olma ihtiyacı sonsuzdu. Tıpkı yalnızlık ihtiyacı gibi. Köy bu iki duygunun bileşkesiydi.

3.Gün

Üçüncü gün yine içgörü gerektiren bir etkinlikle başladı. “Güzellik, takdir edilme ve şefkat” gibi duyguların içimizde nasıl yaşadığı sorusuna verdiğimiz cevaplar farklı bakış açılarını ortaya çıkarması bakımından çok işlevsel oldu. Ancak bu noktada Erdal merkezli yaşanan bir tartışma tam da Şiddetsiz İletişim deneyiminin ne’liğine dair önemli paylaşımların açığa çıkmasına vesile oldu. Gruptan Dilan Şafak ve Dilan Doğu mizah ve ara katkıların dinamizm açısından büyük değer taşıdığını ama bu çabaların moderasyon tarafından zaman zaman kesintiye uğratılmasının sıkıntı yarattığını söylediler. Harika ise bu durumun kendisi ve grup manzarasıyla ilgili bir güven ihtiyacı açığa çıkardığını dile getirdi. Benzer cümleleri farklı bir ihtiyaçla Melek de kurdu. Vivet ise akışın kesilmesinin otantiklik hâlinin bloke edilmesi tehlikesini yarattığını vurguladı. Dinleme becerisinin gelişmediği bir ortamın tartışma kültürüne davetiye çıkardığını da ekledi. Feyza iletişim yöntemine yeniden kulak kesilmemizin temel bir mesele olduğunu, üstelik Şiddetsiz İletişim’in bu yüzden yapıldığını belirtti. Bir aranın ardından geri dönüldü ve bu kez sabahki sohbetin her birimizde bıraktığı yankılar hakkında ikili gruplar hâlinde konuştuk.

Öğle yemeğinden sonraki etkinlik gruptan bazı eksiklerle yapıldı. Oldukça oyunsu bir içeriğe sahip olan etkinlikte sırasıyla “içe dönük çakal kulakları, dışa dönük çakal kulakları, içe dönük zürafa kulakları ve dışa dönük zürafa kulakları”mızı taktık ve bunlara uygun söylemler geliştirdik. Simgesel düzeyde içe dönük çakal kulakları kendimize şiddet uygulamaya yarıyor. Dışa dönük çakal kulakları yanlışı ve hataları başkalarına zerk eder. İçe dönük zürafa kulakları kendimize empati vermeye başladığımız âna denk düşer. Dışa dönük zürafa kulakları ise ötekinin duygularıyla empati geliştirmemize olanak sağlar. Etkinliğin sonunda fark ettik ki, bir şeylere karşı Don Kişot’vari savaş vermektense ihtiyaçların kaynağına inmek, onları görünür kılmak ve çözüm mekanizmaları geliştirmek daha anlamlı hâle geliyor. Vivet şiddetsiz öfke dilinin Şiddetsiz İletişim jargonunda “zürafa çığlığı” olarak tanımlandığını söyledi. Akşam Vivet’in doğum gününü kutladık, vegan pasta ve rock’n’roll parçaları köyün atmosferini samimiyetle kuşatıyordu. Dopdolu bir gündü, çakal kulakları da zürafa kulakları da devredeydi bir şekilde. Gecenin içindeki zürafa çığlıkları benzersizdi.

4.Gün

Dördüncü gün açılış çemberiyle başladı. Feyza çoğu zaman yaptığı gibi bizi derinleşmeye davet etti. Yapmaktan keyif aldığımız bir şey ve bu esnada bize destek olan kişiler üzerine düşünmemiz istenmişti. Bu anlık terapinin ardından köydeki kamusal alan hakkında konuşulmaya başlandı. Köyün temel motivasyonunun aktif umut olduğu gökyüzüne gönderildi. Pasif umudun ihtiyaçların karşılanmasının önündeki en büyük engellerden biri olduğu konusunda mutabakata varıldı. Feyza bireyliklerimizle topluluk hâli arasında gerçekleşen her türlü bilgi paylaşımının köydeki kamusal bölgeyi genişlettiğini vurguladı. Bu noktada kullandığı araç ise Johari Window’u olarak da bilinen şemaydı. Nitekim kamusal alan ne kadar büyürse topluluk hâli de sürdürülebilir olur. Feyza BBOM tarihçesini aktarmasındaki temel saikin bu olduğunu da eklemeden edemedi.

2009 yılında başlayan bu alternatif eğitim serüveni ilkesel olarak tektipleştirici anlayışa, hiyerarşik yapıya, tüketim kültürüne, adaletsiz iletişime, fırsat eşitsizliğine ve sermayenin rantçı dolaşımına karşıtlık üzerinden temellendirilmiş. Feyza’nın anlatımına bakılırsa BBOM’un alternatif eğitim, demokratik yönetim, ekoloji ve özgür finansman olmak üzere dört temel ekseni var. Alternatif eğitim başlığının altında katılım, disiplinlerarasılık ve karma yaş yapısı gibi özellikler göze çarpıyor. Demokratik yönetim başlığı çocuk hakları, sorumluluk, akran arabuluculuğu ve okul meclisi konularına eğiliyor. Ekolojik perspektifte doğa sınırsız bir kaynaklar bütünü olarak değil canlı bir varlık olarak ele alınıyor. Özgür finansmanda ise kooperatif düzeni, giderlerin paylaşılması ve kâr amacı gütmeme gibi eğilimler baskın. Feyza bu ilkelerden söz ettikten sonra derneğin büyüme sürecinde yaşadığı bazı zorluklardan bahsederken çok iç çekti. 2012’den sonra ideallerle sistemsel talepler arasında yaşanan bocalamalar zaman içinde derneğin odak değiştirmesine yol açmış. Özellikle de yoğun emek harcanan İstanbul kooperatifinin başarısız okul kurma hikâyesi Bodrum’daki Mutlu Keçi’nin açılma sürecine başka biçimlerde ilham olmuş. 16 haftada 36 çalıştay gerçekleştirilerek ve güncel pedagojiler taranarak yerelin ihtiyaçlarıyla uyumlu bir müfredat ortaya çıkarılmış. Feyza 2009’dan 2013’e kadarki süreci ironik biçimde Kapalı Atina Demokrasisi, 2013-2014 arasını Temsili Demokrasi, sonraki dönemi ise sırayla Koordinasyon Kurulu ve Sosyokratik Düzene Geçiş olarak nitelendirdi.

Dördüncü gündeki ikinci oturumumuzda Feyza Öğretmen Köyü’nün işlevinden bahis açtı. Katılımcı ve barışçıl öğrenme üzerine inşa edilen mekânda ne gibi faaliyetler yapıldığından detaylıca söz etti. Ardından beş gruba ayrılarak köyle ilgili uçuk projeler üretmeye başladık. Döndüğümüzde sırayla bunları paylaştık. Birinci grup köyde uluslararası bir çocuk festivali düzenlenmesini ve bu festivalde atölyeler, konserler ve çeşitli workshop’ların olabileceğini anlattı ilkin. Bu grup ayrıca köyün Nuri Bilge Ceylan tarafından bir filminin çekilmesini de önerdi. Tabii Feyza’yı Bennu Yıldırımlar, Burak’ı ise Haluk Bilginer’in oynaması kaydıyla. Ekolojik malzemelerden üretilmiş enstrümanların olduğu bir çocuk orkestrası kurulması da bu grubun tavsiyeleri arasındaydı. Naylon poşetler yerine köyün doğal döngüsüne uygun olarak pazar alışverişlerinde bez çantaların kullanılması da kayıtlara geçti. İkinci grup Tolga’nın kolaylaştırıcılığında bir psikoloji destek ağı kurulmasını önerdi. Köyde öğretmenler için sanat atölyelerinin düzenlenmesi de bir diğer katkıydı. Üçüncü grup köyün merkezde olduğu Tübitak ve Tema projeleri yapılabileceğinden söz etti. BBOM’da alınan eğitimin okul zamanlarında düzenlenen seminerlere taşınabileceği başka bir fikirdi. Köyde Alternatif Eğitim Sempozyumu organize etmek de söylendi. Dördüncü grup köyde deneyim paylaşımları yapılabileceğini söyledi. BBOM fikriyatının daha katılımcı öğretim programları düzenlenmesi için kullanılması da vurgular arasındaydı. Sibernetik Modül İncelemesi de bu gruptan geldi. Köyden bir ekibin dünyadaki demokratik okulları incelemek için çalışma yapması önerilerden diğeriydi. Beşinci grup ise 7 Nesil 7 Bölge başlığıyla BBOM’un genişlemesi adına bir temsiliyet mekanizması kurulabileceğinden dem vurdu. Öğretmen Köyü projesinin Çocuk Katılımlı Öğretmen Köyü’ne evrilmesi de tavsiye edildi. Köylülerin bütün ürünleri kendilerinin üretmesi de katkılardan diğeriydi. Ayaklarımızın yerden kesildiği bu proje saatinden sonra BBOM derneğinin hâlihazırda yürüttüğü önemli projelerden biri olan BBOMDAŞ Öğretmen hakkında fikirler öne sürüldü. Ancak herkes bu kez ikili gruplara ayrıldı ve BBOMDAŞ Öğretmen kim?/ BBOMDAŞ Öğretmenin içsel ve dışsal kaynakları nedir? sorularına yanıt aradı. Çemberdeki geri bildirimlerin peşinden Feyza Ocak ayından beri süregelen eğitimlerin sonuna geldiğimizden, artık her birimizin BBOM evreninin asli bir parçası olduğumuzdan ve kamusal bilgi inşa sürecine katılımımızın bu evrenin değerlerinin yaygınlaşmasında oynayacağı sahici rolden söz etti. Artık yeryüzü sofrasının hazırlanmasına gelmişti sıra.

Burak yaşama sevincini koydu masaya

Feyza çiçeklerini

Funda otunu yeşilini koydu

Duygu camdan yansıyan neşesini

İrfan bisiklet sesini

Erdal ekmeğin yumuşaklığını

Suyun ışıltısını koydu Cansu

Kesra ne yapmak istiyordu hayatta

İşte onu koydu

Pınar kimi seviyordu kimi sevmiyordu onu

 

Özenç çocukla barışı koydu

Özlem sonsuz mücadeleyi

Nilay güzelleşmek istiyordu

Uzandı masaya ab-ı hayatı koydu

Dilan Şafak sayıların ruhunu

Dilan Doğu uykusunu uyanıklığını

Aklında olup bitenleri koydu Dilan Koç

Dilara gökyüzünde akıp gideni

Zeliş acıların ve sevinçlerin kadınını

Çağla heyecanını ve yeniliği koydu

Seda cinselliği ve hayatın özünü

Esra zarafet ve sakinliği koydu masaya

Ercan projelerini ve sepya tütünlerini

Fulden merak denizini

Işıl bitimsiz içtenliği

Harika dağlarda dolaştı durdu

İşte onu koydu

Barış, Kubilay, Esra, Murat, Nazlı ve Eda

Yokluğunu koydu masaya

 

Masa da masaymış ha

Bana mı demedi bu kadar yüke

Bir iki sallandı durdu

Hasan ha babam koyuyordu

 

5. Gün

Son gün akşamdan kalan şaşkın hüzne Feyza’nın çemberde sorduğu sorular resmen tuz biber ekti. “Ben kimim? Neyi seviyorum? Bir gün öleceğimi düşündüğümde ne yapmak istiyorum? Yaşama hediyelerim neler?” sorularına verdiğimiz cevaplar kısa süreliğine de olsa çoğumuzu zamandan dışarı çıkarmıştı. Sonra Burak aldı sazı eline. BBOM’un büyük değer atfettiği sosyokrasiyle ilgili oturuma başladı. Daha ilk anda sosyokrasinin bir işbölümü değil, topluluk olma hâli olduğunu duyduk. Ne kapitalizmin ikiz kardeşleri olan otokrasi ve hiyerarşiyle ne de daha sol bir kültürün ürünleri olan konsensüs ve anarşiyle mutlak bir mütekabiliyet gösterebilir sosyokrasi. Her ikisinden de izler taşır. Dolayısıyla hem sistematik hem de otonom bir kültürün sonucudur. Sosyokratik yapı otokratik düzenin tekçi anlayışını da, anarşist ideolojinin dağınık özelliklerini de reddeder. Bunun yerine tepedeki bilginin bütün katmanlara yayıldığı, aidiyet ve geri bildirim mekanizmalarının eş zamanlı biçimde çalıştığı bir mantığı arzular. Amaca yönelik üretkenliği merkeze koymuş bir alan sosyolojisi bu düzenin temel konseptlerinden biri olarak kabul edilebilir. Geleneksel yaklaşım farklı alanların kapalı devre çalışması esasına dayanırken, sosyokratik düzende her alan kendi içi ve dışıyla simetrik bir ilişki tasarlar. Minör alanların yanında bu alanlarla ilgili kararlarda etkin rol oynayan majör bir alan da vardır. Her alanın değer sistemi başka olabilir ama son kertede merkezi alan çerçevesinin dışına çıkılmamalıdır. Alanların aldığı kararlar ana düzlemde duyuruya açılıyor ve geri bildirim mekanizması çalıştırılıyor. Bu dönüşlere göre kararlar uygulanıyor veya revizyona gidiliyor. Dolayısıyla sosyokratik düzende geri bildirim, özerkliği sağlayan bir eylem hâlini alıyor. BBOM’un yapısal inşası sosyokratik düzenin şeffaflık, özerklik, geri bildirime açıklık ilkelerinden besleniyor. Sosyokratik kurguda her alanın koordinatör, temsilci, kolaylaştırıcı ve şeffaflık sorumlusu olmak üzere dört üyesi var. Bu rollerin kapsamı ve süresi sözleşmede açık biçimde belirtilmek zorunda. Alanların birbirleriyle ilişkileri de yine bu sözleşmenin atıf yaptığı konulardan birini oluşturuyor. Bununla birlikte, roller arasında dinamik bir hiyerarşi var. Ancak burada hiyerarşi yapısal bir kavram olarak görülmeli. Büyük alan politik-stratejik hedefleri belirlerken, alanlar arasındaki temas çifte ve geçişken bağlantılarla gerçekleşiyor. Kapitalizm sadece “selfish” duygusunu tatmine uğraşırken, sosyalizm “selfless” doktrinine sarılıyor. Sosyokrasideki “self-full” arzusu ise benin ihtiyaçlarıyla toplumun ihtiyaçlarını doğrunun ve yanlışın ötesinde bir yere davet ediyor.

Artık sona yaklaşmıştık… Ocakta Zeynep’le başladığımız çocuk hakları temelli serüven, Tolga’nın içsellik dolu anlatısıyla zihnimizi ve gönlümüzü açmıştı. Nisanda Burak’ın derin demokrasi üzerine söyledikleri, Gözde’nin demokratik okullar sunumuyla birbirine eklemlenmişti. Temmuzda ise Vivet şiddetsiz açık hava sahasına davet ederken, Burak ve Feyza BBOM dünyasından sahnelerle bu daveti somutlaştırmış oldular. Artık köyün ve BBOM evreninin eşdeğerli bir parçasıydık. Buradaki hikâyelerin ve temasların hayatlarımızın sonrasına büyük ilhamlar bırakması hepimizin ortak isteği sanırım. Ormanların, denizlerin ve dağların ortasında başka bir dünyanın mümkün olduğunu anlamak talihine eriştiğimiz için ne mutlu bize! Ne mutlu 7. Nesle! Ne mutlu umuda!

 

Birhan Keskin’in “Kargo” şiiri bundan böyle hepimize sırdaş olsun:

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun.
Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!
Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.
Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.
Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.
Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, o inat neyse sen osun.
Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, aklında bulunsun.
Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.
Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki, bırak patronlar seni kovsun!
Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, (bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.
Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat midene dostluk olsun.
Şuraya youtube’dan müzikler, bach dinle filan, koydum. Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.
Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına yandığım, kırkına birden deva olsun.