Bugünün baskılanan ve bir o kadar da şımartılan çocukları, oyun oynama özgürlüklerine kavuşmadan hiçbir zaman birer yetişkin olamayacaklar

 

1950’lerde , bir çocukken, arkadaşlarım ve ben iki farklı eğitim alırdık. İlki bugünün ölçülerinde önemli sayılmayacak bir okul eğitimi diğeri ise benim avcı-toplayıcı diye adlandırdığım eğitimdi. Neredeyse her gün okuldan sonra, hafta sonları ve tüm yaz boyunca hava kararana kıadar, karışık yaş gruplarındaki komşu çocuklarıyla oynardık. Herşeyi keşfedecek vaktimiz vardı, sıkılmak ve sıkıntıyı aşmanın yolunu bulmak için, hayal kurmak için, hobilerimize dalıp gitmek için ve bizim için uygun görülen kitaplardansa mizah dergileri gibi okumak istediğimiz her ne olursa olsun okumak için zamanımız boldu. Benim avcı-toplayıcı eğitimimde öğrendiklerim, yetişkin hayatım için okulda öğrendiklerimden çok daha değerlidir ve eğer bu konuda düşünmeye zaman ayırırlarsa , benim yaş grubumdaki herkes aynı şeyi söyleyecektir.

Bugün, 50 yıldan daha uzun bir sürede , Amerika Birleşik Devletleri’nde çocukların oyun oynama fırsatlarını giderek azaltmışız, bunu diğer birçok ülke için de söyleyebiliriz. “Çocuklar Oyunda:Bir Amerikan Tarihi (2007)” adlı kitabında Howard Chudacoff, 20. Yüzyılın ilk yarısının çocuklar için ‘altın çağ’ olduğundan bahseder. 1900’ler itibariyle , çocuk işçiliği ihtiyacı gerilemiş, böylece çocukların bir çok serbest zamanı oluşmuştur. Ancak daha sonra, yaklaşık 1960 yılının başında yetişkinler, çocukların okulda geçirdikleri zamanı önemli ölçüde arttırmış, okul dışında olsalar ve ev ödevi yapmıyor olsalar bile kendi oyunlarını oynamaktaki serbestliklerini azaltarak, bu özgürlükleri yontmaya başlamışlardır.

Yetişkin güdümündeki spor faaliyetleri, çocukların doğaçlama grup oyunlarının; okul dışında ise yetişkin yönetimindeki sınıflar hobilerin yerini almaya başladı. Ebeveynler korkuları nedeniyle, her zamankinden daha çok ,çocuklarının denetimsiz olarak diğer çocuklarla oynamak için dışarı çıkmalarını engellediler. Bir çok nedene bağlı olsada, bu değişikliklerin etkileri on yıllar boyunca, çocukların oyun oynama fırsatlarında ve kendi yollarını keşfetmelerinde, sürekli ve dramatik bir azalışa sebep oldu.

Çocukların oyun oynamalarının azaldığı yıllar boyunca , çocukluk dönemi ruhsal bozuklukları arttı. Bunlar sadece daha önceden gözden kaçan bozukluklar değildir. ABD’de 1950’lerden beri okul çocuklarından oluşturulan normatif gruplara, içeriği değiştirilmeden verilen klinik anketlerle anksiyete ve depresyonun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Sonuçların analizleri, geçen yıllar boyunca genç insanlarda anksiyete ve depresyonda esas olarak doğrusal, sürekli bir artış olduğunu gözler önüne sermektedir. Öyle ki, bugün 1950’lerde olduğundan 5 ila 8 kat daha fazla majör depresyon ve yaygın anksiyete bozukluğu tanısı konulabilmektedir. Aynı dönemde, yaşları 15 ila 24 arasındaki genç insanlarda intihar oranı iki katından daha fazla artmış ve 15 yaş altındaki çocuklarda ise bu oran dört katına çıkmıştır.

Oyun oynama imkanlarındaki azalmaya, narsizmdeki yükseliş ve empatideki azalış eşlik etmektedir. Ve bu 1970’lerin sonundan bu yana üniversite öğrencilerinin oluşturduğu normatif gruplara verilen standart anketlerle tespit edilmiştir. Empati, bir başka kişinin bakış açısından ve o kişinin deneyimlerini yaşama/anlama eğilimi ve yeteneğini işaret eder. Narsizm , başkalarıyla duygusal ilişki kurmada yetersizlik ve başkaları için endişeden yoksun olmakla ilgili , şişkin özsaygıyı işaret eder.
Empatide bir azalış ve narsizmde bir artış, sosyal oyun imkanları kısıtlı çocuklarda tam olarak beklediğimiz bir şey. Okul demokratik olmayan otoriter bir oluşum olduğu için, çocuklar bu sosyal becerileri ve değerleri okulda öğrenemezler . Okul, işbirliğini değil rekabeti teşvik eder, ve çocuklar orada başkaları onların ihtiyaçlarına ve isteklerine saygı göstermediğinde, bırakıp gitme özgürlüğüne sahip değildirler.

“Öğrenmek Serbest (2013)” adlı kitabımda , çocuklar arasında ruhsal bozukluklardaki artışın büyük ölçüde çocukların özgürlüğünün azalması sonucunda oluştuğunu belgeleri ile ortaya koydum. Çocuklarımızı seviyor ve onların iyi gelişmesini istiyorsak , onlara oynamak için daha fazla imkan ve zaman sağlamalıyız, daha az değil. Gerçi politika yapıcılar ve güçlü toplumseverler bizi ters yönde davranmaya zorluyorlar – Daha fazla eğitim, daha fazla test, çocuklara daha fazla yetişkin yönlendirmesi ve serbest oyun için daha az imkan.

Yakın zamanda, Amerika’da okul çocuklarının uzun okul günü ve öğretim yılı için kampanya yapan, Ulusal Zaman ve Öğretim Merkezi olarak adlandırılan organizasyonu temsil eden bir kadınla, bir radyonun tartışma programına katıldım. Onun tezi – organizasyonun amacı ve Başkan Barack Obama ile Eğitim Bakanı Arne Duncan’ın teşvikleri ile tutarlı olarak- bugünün ve yarının rekabetçi dünyasına hazırlanmaları için çocukların okullarda şu anda ihtiyaç duyulandan daha fazla zaman geçirmelerinin gerektiği yönündeydi. Ben tam tersini iddia ettim. Sunucu tartışmayı şu sözlerle tanıttı : ‘Öğrencilerin öğrenmek için mi yoksa oynamak için mi daha fazla zamana ihtiyacı var?’

Oynamaya karşı öğrenme. Bu görüş ayrılığı radyo sunucusuna, tartışma rakibime, başkana, eğitim sekreterine ve belki de size çok doğal görünüyor olabilir. Öğrenmek , neredeyse otomatikleşmiş bir görüşe göre çocukların okulda ve belki yetişkinlerin yönettiği faaliyetlerde yaptığı bir şeydir. Oynamak, en iyi ihtimalle öğrenme arasında canlandırıcı bir moladır . Bu bakışa göre yaz tatili belki de gereğinden uzun bir aradır. Burada açık olması gereken ancak görünüşe göre öyle olmayan bir alternatif bakış var : ‘’Oynamak öğrenmektir’’. Çocuklar, okulda öğrenilemeyen hayat derslerinin en önemlilerini , oyunda öğrenirler. Bu dersleri iyi öğrenmek için çocukların bir sürü oyuna ihtiyacı vardır – yetişkinlerin müdahalesi olmaksızın, çok daha çok oyuna.

Ben, insan doğasının diğer hayvanların doğası ile ilişkisi ve doğal seleksiyon tarafından bu yapının nasıl şekillendirildiği ile ilgilenen evrimci bir psikoloğum. Oyun benim özel ilgi alanım.

Genç memelilerin tümü oyun oynar. Neden ? Neden sadece uzanıp dinlenebilecekken yada güvenli bir oyukta saklanabilecekken tehlikeli oyunlar oynar, hayatlarını tehlikeye atar ve enerjilerini harcarlar ? Bu evrimci psikologların sorduğu türden bir sorudur. Bu özellikli soruyu bir Darvinist ve evrimci perspektiften ilk ele alan kişi Alman filozof ve doğa bilimci Karl Groos oldu. Groos 1898 yılında kaleme aldığı “Hayvanların Oyunu ” adlı kitabında , hayvanların hayatta kalabilmek ve çoğalmakta ihtiyaç duydukları becerileri oyun ile kazandıklarını iddia etti.

Bugün ‘oyunla uygulama teorisi’ olarak adlandırılan bu çalışma araştırmacılar tarafından yaygın bir şekilde kabul görmüştür. Bu çalışma genç hayvanların neden kendilerinden büyük olanlardan daha çok oynadıklarını – çünkü öğrenecekleri daha çok şey var – ve hayatta kalmak için içgüdülerine uymaktansa, neden sürekli olarak oyun oynadıklarını açıklamaktadır.
Bir hayvanın hayatta kalma ve üreme için hangi becerileri geliştirmesi gerektiğini biliyorsanız nasıl oynayacağını da tahmin edebilirsiniz. Zebra sürüleri gibi diğer av sürüleri kaçmak ve bir yana fırlamak üzerine oyun oynarlarken, aslan yavruları ve diğer yırtıcı hayvanların yavruları sessizce yaklaşıp, üzerine atılıp avlamak ya da kovalamak üzerine oyunlar oynarlar.

Soruların cevaplarını ezberleyen ve pekiştiren daha fazla insana mı ihtiyacımız var? Söylenen şeyi sogusuz sualsiz görev aşkıyla kim yerine getirir ?

Groos’un “ Hayvanların Oyunu” kitabını, insanlar için hayvan oyunları hakkındaki anlayışını genişlettiği “ İnsanın Oyunu ( 1901)” adlı ikinci kitabı takip etti. O, diğer türlere göre öğrenecek daha fazla şeyi olan insanın, tüm hayvanlar içinde en eğlencelisi olduğunu işaret eder. Diğer türlerdeki genç yaştakilerinin aksine ‘insan’ çocukların, içinde büyüdükleri kültüre bağlı olarak farklı beceriler geliştirmeleri gerekir. Bu nedenle, Groos , doğal seleksiyonun insanlarda , çocuklar için kendilerinden yaşça büyük olanların aktivitelerini gözlemlemek ve oyunlarının içine bu aktiviteleri almak için güçlü bir dürtüyü desteklediğini savunur. Farklı kültürlerdeki çocukların, özgürce oynamalarına izin verildiğinde, yalnızca yürüme ve koşma gibi tüm insanlar için değerli olan becerileri değil , bundan başka kendi kültürlerine has olan, ok ve yayla atıcılık ya da sığırlara çobanlık gibi becerileri de sunduklarını belirtmiştir.

Benim araştırma ve fikirlerim Groos’un öncü çalışmalarına dayandırılmıştır. Bu araştırmanın bir kolu avcı-toplayıcı kültürlerdeki çocukların yaşamlarını incelemek olmuştur. Tarımın gelişmesi öncesinde, sadece 10.000 yıl önce hepimiz avcı-toplayıcı idik. Yakın zamanda avcı toplayıcı olarak bazı gruplar hayatta kalmayı başarabilmiş ve antropologlar tarafından incelenmiştir. Ben avcı-toplayıcı çocukluk dönemine dair bulabildiğim tüm yazıları okudum. Ve birkaç yıl önce aralarında üç farklı kıtada, yedi farklı avcı-toplayıcı kültürlerde yaşamış, 10 antropologun küçük bir araştırmasını yürüttüm.

Avcı-toplayıcılarda okula benzer hiçbir şey yok. Yetişkinler, çocukların gözlemleyerek, keşfederek ve oynayarak öğrendiklerine inanıyor ve bu yüzden onlara bunu yapmak için sınırsız zaman tanıyor. ‘Kültürde gözlemlediğiniz çocukların oyun için ne kadar zamanı vardı ?’ araştırma soruma yanıt olarak, antropologların tamamı , çocukların dört yaş civarından (Bir karma yaş çocuk grubuyla yetişkinlerden uzağa çekip gitmekte yeterli sorumlulukta sayıldıkları zaman ) orta ya da hatta geç ergenlik yıllarına ( kendi girişimleri üzerinde bazı yetişkinlerin sorumluluğunu almaya başlayabildikleri zaman ) kadar , uyanık oldukları zamanın neredeyse tamamında oyun oynamakta özgür olduklarını söylediler. Örneğin, Malezya BATEK avcı-toplayıcılar üzerinde çalışmış olan Karen Endicott, ‘Çocukların neredeyse her zaman oynamak için serbest olduklarını ; gençliklerinin son zamanlarına kadar hiç kimsenin çocukların ciddi bir iş yapmasını beklemediklerini ‘ rapor etti.

Bu Groos’un oyunun uygulama olduğu teorisi ile çok uyumludur. Erkekler hiç durmadan avlanma ve iz sürme ve hem erkekler hem kızlar yenilebilir kökleri bulma ve kazma oyunu oynadılar. Ağaçlara tırmanma, yemek pişirme, kendi kültürlerindeki ağaç kütüğünden kano gibi el yapımı şeyler yaptılar, kulubeler inşaat ettiler. Tartışma ve çekişme haliyle oynadılar, bazen büyüklerini taklit ederek, önceki gece ateşin etrafındaki yetişkinlerden daha iyi şeyler tasarlayabilmişler mi görmeyi deneyerek oynadılar. Neşeyle, kendi kültürlerine ait geleneksel danslarını yaptılar, geleneksel şarkılarını söylediler ve yenilerini uydurdular. Yetişkinlerin kendi gruplarında yaptıklarına benzer müzik aletleri yaptılar ve çaldılar.
Küçük çocuklar bile ateş ve bıçak gibi tehlikeli şeylerle oynadılar ve yetişkinler onların bunları yapmalarına ses çıkarmadı; “Çünkü başka türlü bunları kullanmayı nasıl öğreneceklerdi ?”Bunların hepsini ve daha fazlasını yaptılar; herhangi bir yetişkin istedi, hatta teşvik etti diye değil, kendi istedikleri için yaptılar. Yaptılar çünkü eğlenceliydi ve çünkü içlerinde çok derinlerde, doğal seleksiyonun sonucu, bazı şeyler , onları kültürel olarak uygun aktivitlerde oynamak için dürter , böylece onlar yetenekli ve bilgili yetişkinler haline gelirler.

Araştırmamın bir başka bölümünde, Massachusetts’deki evimden çok da uzakta olmayan Sudbury Valley Okulu çocuklarının radikal alternatif bir okulda nasıl öğrendiklerini üzerinde çalıştım. Burası bir okul olarak adlandırılıyor ama normalde bizim ‘okul’ olarak düşündüğümüzden ne kadar farklı olduğunu tahmin edebilirsiniz. Yaklaşık 4 ila 19 yaş aralığındaki öğrenciler bütün gün , herhangi bir okul kuralı olmaksızın ne isterlerse özgürce yapıyorlar. Kuralların öğrenmeyle bir ilgisi yok , kurallar barışı ve düzeni sağlamakla ilgili .

Çoğu insana, bu çılgınca geliyor. Nasıl bu çocuklara hiçbirşey öğretilmez ? Oysa, okul 45 yıldan beri varlığını sürdürüyor ve bu bo okulun onlara hiçbir şey öğretmediği için değil, ama ne istiyorlarsa öğrenmelerine izin verdiği için gerçek hayatta gayet iyi idare eden yüzlerce mezunu var. Ve Groos teorisine uygun olarak, bizim kültürümüzde çocuklar, ortaya iyi işler çıkaran ve tatmin edici hayatlar kuran becerilerinin ortaya çıkması için özgür bırakıldıklarında öğrenmek isterler. Bu öğrenciler oynarken okumayı, hesap yapmayı, ve avcı-toplayıcı çocukların avlanmayı ve toplamayı öğrenirken sahip oldukları aynı oyunbaz tutkularıyla bilgisayar kullanmayı öğrenirler. Kendi kendilerine sadece oynadıklarını ya da bir şeyler yaptıklarını düşünürler, ‘bir şey öğreniyorum’ diye düşünmez, ama süreç içersinde öğrenirler.

Burada kazanılan tutum ve davranışlar edindikleri becerilerden çok daha önemlidir. Kendileri ve toplulukları için sorumluluk almak ve zor şeyler yapmak söz konusu olduğunda bile hayatın , yine de eğlenceli olduğunu öğrenirler. Bunun pahalı bir okul olmadığını, öğrenci başına yerel devlet okulları ve özel okulların bir çoğunun yarısından daha az bir işletme gideri olduğunu eklemeliyim.

Sudbury Valley Okulu ve bir avcı-toplayıcı topluluk birçok yönden birbirlerinden çok farklılar. Ancak benim gördüğüm, çocukların kendilerini eğitmek için , doğal yeteneklerini optimize etmek konusunda gerekli koşulları sağlamakta benzerler. Her ikiside eğitimin, yetişkinlerin çocuklar için yaptığı birşey olmadığı, çocukların sorumluluğu olduğu konularında hemfikirler. Bu gerçekliği ve sosyal beklentileri paylaşıyorlar. Çocuklara oyun oynamak, keşfetmek, meraklarının peşinden gitmek için sınırsız bir özgürlük sağlıyorlar. Aynı zamanda, kültür araçları ile oynamak için geniş olanaklar , yargılayan değil yardımcı olan akıllı ve şefkatli yetişkinlere erişim, ve çocuklar ile yetişkinler arasında serbest yaş karışımı ( karışık yaş oyunu, aynı yaş oyununa göre öğrenmek için daha elverişlidir. ) sağlıyorlar. Son olarak, her iki ortamda da çocuklar istikrarlı, ahlaki bir topluma katılmış oluyor. Dolayısıyla toplumsal değerlerle birlikte, sadece kendileri için değil diğerlerinin sorumluluğu için de bir duyarlılık kazanıyorlar.

Yakın gelecekte, bildiğimiz okulları kaldırıp , yerine öz-yönelimli / kendi başına oyun ve araştırma merkezli okullarla değiştirmek , insanları buna ikna etmek gibi bir beklentim yok.
Ancak okul dışında oyunun ne kadar önemli olduğu konusunda birçok kişiyi ikna edebileceğimizi düşünüyorum. Bu konuda hedeften zaten çok uzaktayız, daha fazla uzaklaşmamamız gerekiyor.
Başkan Obama, Eğitim Bakanı Arne Duncan ve diğerleri, çocukların bugünün ve yarının dünyası için, daha geleneksel eğitim ve daha fazla teste hazırlıklı olmasını istiyorlar. Ama ne için hazırlığa ihtiyaç duyuluyor? Sorularınızın cevaplarını ezberleyecek ve bunları pekiştirecek daha çok insana mı ihtiyacımız var? Ne dedilerse görev duygusuyla, sorgusuz sualsiz kim yerine getirir? Okullar, insanlara bunları yapmayı öğretmek için tasarlandılar ve bu konuda oldukça iyiler.
Ya da yeni sorular soran ve yeni cevaplar bulan, eleştirel ve yaratıcı düşünen, yenilikçi ve insiyatif alan, kendi başına nasıl iş öğreneceğini bilen daha fazla insana mı ihtiyacımız var ?
Bahse girerim ki; Obama ve Duncan, tüm çocukların bu becerilere geçmişe oranla günümüzde daha çok ihtiyacı olduğunu kabul edeceklerdir. Ama okullar bu becerileri kazandırma konusunda berbatlar.

Yirmi yıldır ABD, İngiltere ve Avustralya’daki eğitim liderleri, bizleri – Japonya , Çin ve Güney Kore başta olmak üzere Asya okullarını taklit etmeye çağırıyor. ABD’deki çocuklarla kıyaslandığında oradaki çocuklar kendi çalışmalarına daha fazla zaman harcıyorlar ve uluslar arası standart testlerdeki puanları daha yüksek. ABD Eğitim Bakanı Duncan’ın farkedemediği ya da kabullenemediği şey bu ülkelerdeki eğitim liderlerinin artık giderek kendi eğitim sistemlerindeki başarısızlıkları yargıladıklarıdır. Toplumdaki eğitim liderleri testlerde başarı kazanan öğrencilerinin arttığını ancak öğrenmekten keyif alan yaratıcı mezunlar vermekte başarısız olduklarını tespit etmişlerdir.

2010 yılının Aralık ayında Wall Street Journal’da yayınlanan ‘Çin Okulları’nda test sonuçları hala başarısız’ başlıklı bir makalede, tanınmış Çinli eğitimci Jiang Xueqin, şöyle yazmıştır: ‘Ezberci bir öğrenim sisteminin sonuçlarını, çocuklarda sosyal ve pratik beceri eksikliği , öz disiplin ve hayal gücü yokluğu, öğrenme merakı ve tutku kaybı olarak sıralayabiliriz. Aslına bakarsanız Çin okullarındaki değişimi olumlu yönde gerçekleştirebildiğimizi, standart test puanlarındaki düşüşten anlayacağız. Bu arada Çin’de büyümüş , Çin eğitim sistemi ile Amerikan eğitim sistemini karşılaştıran, konusunda uzman Amerikalı eğitim profesörü Yong Zhao, Çin’de mezunları anlatmak için kullanılan ortak bir terim olduğundan bahseder ; ‘yüksek puan alan düşük yetenekli’ anlamına gelen ‘gaofen dineng’. Öğrenciler, zamanlarının neredeyse tamamını çalışmalarına harcamaktan, yaratıcı olmak , fiziksel ve sosyal becerilerini geliştirmek için fırsat bulamıyorlar : kısacası oynamak için çok kısıtlı zamanları oluyor.

Ne yazık ki, giderek ,standart müfredata doğru hareket ettikçe ve çocukların zamanını her zamankinden daha fazla okul çalışmaları ile işgal ettikçe, eğitim sonuçlarımız gerçekten de daha fazla Asya ülkelerindeki gibi oluyor. Kanıt, tek satırla yaratıcılık ölçen bir dizi test sonucundan geliyor. Torrance Testleri (TTCT) denilen Yaratıcı Düşünme Testleri, onlarca yıl ABD’de ana okulu çocuklarından 12. Sınıfa kadar (17-18 yaşa ) uzanan yaş aralığındaki okul çocuklarının normatif örneklerinden toplananlar ile oluşturuldu. Virginia’daki William and Mary Koleji’nde eğitim psikoloğu olan Kyung-Hee Kim , bu puanları analiz etmiş ve 1984 yada hemen sonrasında azalmaya başladığını ve bu düşüşün günümüze kadar devam ettiğini açıklamıştır. Yaratıcılık Araştırma Dergisi’nde 2011 yılında yayınlanan ‘Yaratıcılık Krizi’ makalesinde Kim’in dediği gibi veriler çocukların, daha az duygusal ifadeye sahip, daha az enerjik, daha az konuşkan ve daha az sözlü ifadeye sahip, daha az esprili, daha az yaratıcı, daha az sıra dışı, daha az canlı ve tutkulu, daha az zeki ve görünüşte alakasız şeyleri ilişkilendirmek için daha az eğilimli, daha az sentezleyen ve farklı açılardan bakamaz hale geldiğini göstermiştir.

Yaratıcılığı öğretemezsiniz ; tüm yapabileceğiniz onu canlanmaya bırakmaktır. Yaratıcılık oyun içinde canlanır ve gelişir.

Kim’in araştırmasına göre, yaratıcılık tüm yönleriyle azalmıştır ama en büyük düşüş, bir fikri alıp ilginç ve orijinal bir şekilde genişletmek yeteneğini değerlendiren ‘yaratıcı ayrıntılandırma’ olarak adlandırılmış ölçüdedir. 1984 ile 2008 yılları arasında, TTCT ‘deki ortalama detaylandırma puanı , anaokulundan itibaren her bir sınıf için birden fazla standart sapma ile düşmüştür. Başka bir deyişle, 2008 yılındaki çocukların yüzde 85’den fazlası 1984 yılındaki çocuklardan daha düşük puan almışlardır. Eğitim ‘reformcuları’ aynı şekilde devam ederlerse , çocuklar daha çok oyundan mahrum kalacakları için bu puan daha da azalacaktır. Georgia Üniversitesi’nde Torrance Yaratıcılık Merkezi’nde psikolog Mark Runco ve arkadaşları tarafından yapılan bir başka araştırma , çocukluk dönemi TTCT değerlerinin, gelecekte gerçek dünyadaki başarılarına dönük en iyi öngösterge olduğunu gösteriyor. Bu, IQ’dan, lise notları ya da en çok başarı kazanan akran değerlendirmelerinden daha iyi belirleyiciler olarak kabul ediliyor.

Yaratıcılığı öğretemezsiniz, tek yapabileceğiniz yaratıcılığı gelişmesi için canlanmaya bırakmaktır. Küçük çocuklar okula başlamadan önce, doğal olarak yaratıcılardır. Bizim en büyük mucitlerimiz, dahi olarak adlandırdıklarımız bir şekilde o çocukluk kapasitelerini muhafaza edenler , yetişkinlik boyunca onun üzerine tuğlaları yerleştirenlerdir. Görünüşe göre okuldan nefret eden Albert Einstein, teorik fizik ve matematikteki başarılarınını kombinasyonal oyunlarla kazanmıştır. Araştırmaların büyük bir kısmı, insanların oyun ruhu ile dolup, kendilerini sadece eğlence için bir göreve yönlendirdiklerinde son derece yaratıcı olduklarını göstermiştir. Harvard Business School’da profesör olan Psikolog Teresa Amabile , “Yaratıcılık Bağlamında-1996 ” adlı kitabında, birçok deneyde kimin daha yaratıcı olduğunu görmek için insanları ödüllendirmek ya da yarışmalara sokmak yoluyla yapılan girişimlerin tam ters etki yaptığını göstermiştir.
Başka insanların ne düşündüğü, yargılayacakları endişesiyle yaratıcı olmak çok zordur. Okullarda, çocukların hareketleri sürekli olarak yargılanmaktadır. Okul başkalarının sizden yapmanızı istediği şeyleri öğrenmek için mükemmel bir yerdir. Ancak yaratıcılığı desteklemek için oldukça kötü bir yerdir.

Sudbury Vadisi okulu mezunlarından Chanoff ve ben, ‘Demokratik Eğitim : Kendi Eğitimlerinden Sorumlu Olan Gençlere Ne Olur’ başlıklı bildiri için çalışırken, bu gençlere öğrenciyken yaptıkları faaliyetler ve mezun olduklarından beri devam ettirdikleri kariyerleri hakkında sorular sorduk. Birçok durumda, ikisi arasında doğrudan bir ilişki vardı. Mezunlar aynı sevinç, tutku ve yaratıcılık ile öğrenciyken sevdikleri faaliyetleri yapmayı sürdürmüşler, şimdi de bununla geçiniyorlardı. Öğrenciyken yoğun bir şekilde müzikle uğraşmış profesyonel müzisyenler , zamanlarını bilgisayarla geçiren bilgisayar programcıları vardı. Yolcu gemisinin kaptanı olan bir kadın , öğrenciyken zamanının çoğunu, önceleri oyuncak botlarla sonra gerçek botlarla suyun üzerinde geçirmişti. Şimdi aranılan bir makinist ve mucit olan bir başka mezun , çocukluğunu neşeyle birşeyler inşa ederek ve nasıl çalıtıklarını görerek geçirmişti

Bu insanların hiçbiri, bu tutkularını kapsamlı, özgürce oyun oynama imkanı olmayan standard bir okulda keşfetmemişlerdi. Standart bir okulda, herkes bir diğeri ile aynı şeyleri yapmak zorundadır. Hatta o okulda öğretilen bir şeyden farklı bir şey keşfedenlerin bile aynı yola gelmeyi öğrenmesi gerekir. Çünkü zil çaldığında ilgilendikleri şeyi bırakıp başka bir derse geçmeleri gerekir. Müfredat ve zaman çizelgesi , öğrenciyi yaratıcı ve kişisel olarak anlamlı bir yolda herhangi bir ilginin peşinden gitmekten alıkoyar . Yıllar önce, çocukların okul dışında ilgilerini geliştirmek için zamanları vardı ama bugün okul ödevleri ya da yetişkinlerin yönlendirdiği faaliyetlerden dolayı gerçekten eğlendikleri aktivitelere kendilerin kaptırmak ve keşfetmek için vakitleri kalmadı.

Mutlu bir evliliğe, iyi arkadaşlara veya yardımsever iş ortaklarına sahip olmak için diğer insanlarla iyi ilişkiler kurmayı öğrenmemiz gerekir. Tatmin edici bir yaşam için belki de tüm çocukların öğrenmesi gereken en önemli beceri budur. Çocukların diğer çocuklarla düzenli erişimi olan avcı – toplayıcı topluluklarda, Sudbury Valley Okulu’nda ve her yerde, en önemli oyun sosyal oyundur. Sosyal oyun, sosyal becerileri öğrenmek için bir akademidir.

Oyunun sosyal beceriler kazandırmakta böyle güçlü bir yol olmasının sebebi, gönüllü katılımla gerçekleşmesidir. Oyuncular her zaman oyundan çıkmakta serbesttirler, mutsuz olurlarsa oyundan çıkarlar. Her oyuncu bunu bilir ve bu yüzden oyuna devam etmek isteyen her oyuncunun amacı, oyundaki diğer oyuncuları da tatmin ederken kendi ihtiyaçlarını ve isteklerini karşılamaktır. Sosyal oyunlar, çok fazla pazarlık ve anlaşma içerir. Eğer buyurgan Betty tüm kuralları koymaya kalkarsa , oyun arkadaşlarına onların isteklerini dikkate almaksızın ne yapacaklarını söylerse, oyun arkadaşları oyundan çıkacak ve onu yalnız bırakacak , kendi oyunlarını başka bir yerde başlatacaklardır. Bu, bir sonraki oyunda Betty’nin diğerlerinin istekleri konusunda daha dikkatli olmasını sağlayacaktır. Oyundan çıkan oyuncular da bundan bir ders çıkarabilirler. Eğer Betty ile oynamak isterlerse, bir dahaki sefere daha açık konuşmak, isteklerini düz ifade etmek zorunda kalacaklar, böylece Betty de şovunu sürdürmeyi denemeyecek ve onların eğlencelerini bozamayacak. Sosyal oyunların eğlenceli olmasını istiyorsanız, kendinizden emin olmalı, baskıcı davranmamalısınız; bu tüm sosyal hayatımızın olmazsa olmazıdır.

Herhangi bir grup çocuğu oyunda izleyin. Bir sürü pazarlık ve anlaşma göreceksiniz. Okul öncesi çocuklar ‘evcilik’ diye, aslında oynamaktan çok nasıl oynandığına vakit harcadıkları bir oyun kurarlar. Kim anne olmayı seçecek, kim bebek olmayı seçecek, hangi kostümü kim kullanacak ve oyun nasıl gelişecek; her şey konuşulur, tartışılır. Yetenekli oyuncular, kendi isteklerini gerçekleştirmeye dönük bazı kuyruk soruları kullanırlar: ‘Hadi kolye benimmiş gibi yapalım, tamam mı ?’ Tamam değilse bir tartışma ortaya çıkar.

Hepimiz eşit derecede güçlü, eşit derecede çabuk kavrayan, eşit derece sağlıklı değiliz ama hepimiz eşit dercede saygı görmeye ve ihtiyaçlarımızın karşılanmasına layığız.

Ya da ‘beyzbolda adam seçmeyi’ oynayan karma yaş bir grup çocuğu izleyin. Adam seçme bir oyundur çünkü küçükler ligi maçlarında olduğu gibi dışarıdan antrenörler ve hakemler tarafından değil, oyuncuların kendileri tarafından yönetilir. Oyuncular taraflarını seçmek, kuralların koşullara uygun olup olmadığının pazarlığını yapmak, neyin faul neyin adil olduğuna karar vermek zorundadır. Onlar sadece kendi takımlarındaki oyuncularla değil, diğer takımdaki oyuncularlarla da işbirliği yapmak ve tüm oyuncuların ihtiyaçlarına ve yeteneklerine duyarlı olmak zorundadır. Büyük Billy iyi bir atıcı olabilir ama diğerleri de atış yapmak isterse, en iyisi bu şansı onlara tanımaktır, böylece oyunu bırakıp gitmezler. Billy, henüz oyunu yeni öğrenmeye başlayan minik Timmy’e topu attığında onun sopasına doğru nazikçe atar, hatta bu durumun kendi takım arkadaşları tarafından bile anlaşılmaması gerekir. Büyük Billy yapabileceği en iyi atış yerine, topu koca Wally’ye atar çünkü Wally aksi takdirde kendisini küçük düşmüş hissedebilir.

Sosyal oyunun altın kuralı ‘başkalarına sana davranılmasını istediğin gibi davran’dır. Aksi çok daha zordur : ‘Başkalarına onlara davranılmasını istedikleri gibi davran’. Bunu yapmak için, diğer insanların zihinlerinin içinde olmalı ve onların bakış açılarından bakmalısınız. Çocuklar sosyal oyunlarında sürekli bunun pratiğini yaparlar. Oyundaki eşitlik ile aynılaşma ile sağlanan eşitlik farklıdır. Oyundaki eşitlik bireysel farklılıklara saygı gösteren ve herkesin ihtiyaçlarına göre davranan ve tüm istekleri aynı ölçüde önemseyen bir eşitliktir. Yani bence, aynı zamanda, Thomas Jefferson’un ‘tüm insanların eşit yaratıldığı’ söyleminin en iyi yorumudur. Hepimiz aynı derecede sağlıklı, eşit zeki, aynı derecede güçlü değiliz; ama hepimiz eşit derecede saygı görmeye ve ihtiyaçlarımızın eşit karşılanmasına layığız.

Ben aşırı ideal çocuklar istemiyorum. Bütün çocuklar bu dersleri kolayca öğrenmiyorlar, zorla öğretenler var. Ama sosyal oyun açık ara ile bu dersleri öğrenmek için en etkilisi ve sanırım çocuklar evrimsel olarak öncelikle bu amaç doğrultusunda bu oyunları oynamak için güçlü dürtülere sahipler. Antropologlar , avcı toplayıcı takımlarda, neredeyse hiç baskıcı davranış veya korkutmanın olmadığını bildirirler. Aslında, bu gibi grup topluluklar için düzenli kullanılan bir bir başka etiket ise eşitlikçi topluluktur. Grubun şefi yoktur, otoritenin hiyerarşik bir yapısı yoktur ve her şeyi paylaşırlar ve hayatta kalmak için yoğun biçimde işbirliği yaparlar, bütün grubun uzlaşması amacıyla uzun tartışmalar sonucunda karar alırlar. Hepsinin bunu yapabilmesinin önemli bir nedeni, bence, çocukluk çağında eğlendikleri olağanüstü sayıdaki sosyal oyunda yatıyor. Böyle bir oyunda tecrübe edilen yetenek ve değerler, tam da bir avcı toplayıcı toplulukta yaşamak için gerekli olanlar değerlerdir.

Yani, oyun hayatı mutsuz yapabilecek şeyler olmaksızın sosyal yetenekleri öğretir. Ama aynı zamanda korku ve öfke gibi yoğun, olumsuz duyguları nasıl yöneteceğini de öğretir. Hayvan oyunları üzerine çalışan araştırmacılar, oyunun önemli amaçlarından birisinin, genç yaştakilere fiziksel açıdan olduğu kadar duygusal açıdan da olağanüstü hallerle nasıl baş edeceklerini öğretmek olduğunu savunuyorlar. Birçok memeli türün yavruları, oyunlarında kendilerini kasten ve defalarca, orta derecede tehlikeli, korkutucu durumlara sokarlar. Türlerine göre, yere inmeyi zorlaştıracak şekilde beceriksizce havaya atlayabilirler, uçurumların kenarlarında koşarlar, düştüklerinde canlarını acıtacağını bildikleri halde bir ağaç dalından bir ağaç dalına sallanır ya da sırasıyla, kaçmaları gereken savunmasız bir pozisyona girerek kavga edip oyun oynarlar.

Öfke nöbetleri ebeveynlerle birlikteyken işe yarayabilir ama oyun arkadaşları ile hiçbir zaman işe yaramaz.

İnsan çocukları özgür olduklarında, annelerini tedirgin eden aynı şeyi yaparlar. Korkuları ile ilgili tolere edebilecekleri en yüksek seviyeye ulaşmaya yönelik dozu ayarlar ve bununla başa çıkmayı öğrenirler. Böyle bir oyun, hiçbir zaman zorunlu olmamalıdır. Ve bir otorite figürü tarafından teşvik edilse bile her zaman bağımsız olmalıdır. Bir sınıftaki çocukların hepsinin iple tırmanmaları , kirişlere ya da bir standdan diğerine salllanmaları gerektiğinde korkularını deneyimlemeye hazır olmadıkları halde jimnastik öğretmenleri tarafından buna zorlanmaları acımasızlıkdır. Bu gibi durumlar gelecekte korkuya dair toleranslarını arttırmak yerine azaltma, panik, rahatsızlık ve utanma şeklinde sonuçlar doğurabilir.

Çocuklar kendi oyunlarında öfkeye de kapılırlar. Öfke, kazara veya kasti bir itme, bir alay ya da bir anlaşmazlıkta taraf olmanın başarısızlığından kaynaklanır. Ama oynamaya devam etmek isteyen çocuklar, kendilerini yapıcı şekilde ortaya koyarak ve ani tepkiler vermeyerek öfkelerini kontrol etmek zorunda olduklarını bilirler. Öfke nöbetleri ebeveynlerle birlikteyken işe yarayabilir ama oyun arkadaşları ile birlikteyken hiçbir zaman işe yaramaz. Diğer türlerin gençlerinin de öfkelerini ve saldırganlıklarını sosyal oyunlarla düzenledikleriyle ilgili kanıtlar mevcuttur.

Okulda ve yetişkinlerin sorumlu olduğu diğer ortamlarda, yetişkinler çocukların yerine karar alır ve onların problemlerini çözerler. Oyunda, çocuklar kendi kararlarını kendileri verirler ve sorunlarını kendileri çözerler. Yetişkin yönetimindeki düzenlemelerde, çocuklar zayıf ve savunmasızdır. Oyunda ise güçlü ve dayanıklıdırlar. Oyun dünyası, çocuğun yetişkin olmak için, kendi kendini kontrol etmek ve sorumluluk sahibi olmak için alıştırma yaptığı dünyadır. Çocukları, yetişkin olma becerisinden mahrum bırakıyoruz ve hayatlarında, ne yapacaklarını, problemleri nasıl çözeceklerini kendilerine söyleyen bir takım otoritelerin olduğu bir bağımlılık ve mağduriyet duygusu ile devam edecek insanlar yaratıyoruz. Bu yaşamı sürdürmek için sağlıklı bir yol değildir.

Araştırmacılar, genç sıçanlar ve maymunların yetişmesinde , sosyal etkileşimin diğer formlarını -oyun hariç- deneyen yollar geliştirdiler. Genç yetişkinler test edildiklerinde oyun-yoksunluğunun onları duygusal olarak sakatladığı sonucuna varıldı. Orta derece korkutuculukta özgün bir çevreye yerleştirildiklerinde, dehşet içinde donup kaldılar ve normal bir sıçan ya da maymunun yapabileceği gibi yeni bir bölgeyi keşfetme ve bu korkunun üstesinden gelmede başarısız oldular. Alışılmadık bir eş ile yerleştirildiklerinde, korku içinde sindiler yada uygunsuz ve etkisiz bir agresyonla saldırdılar. Veya her ikisini de yaptılar.

Son yıllarda toplum olarak bizler, çocuklarımızla bir oyun mahrumiyeti deneyimi yaşadık. Bugünün çocukları, hayvan deneylerindeki fareler ve maymunlar gibi oyundan tamamen yoksun değillerse de 60 yıl öncesinin çocuklarına göre oyundan mahrumlar. Hele avcı toplayıcı toplumlardaki çocuklara kıyasla çok çok daha yoksunlar. Bence sonuçlar belli. Oyundan mahrum olmak çocuklar için kötüdür. Diğer birçok şeyin yanı sıra bu mahrumiyet, anksiyete, depresyon, intihar, narsisizm ve yaratıcılık kaybını arttırır. Bu deneyimi sona erdirmenin zamanıdır.

Peter Gray

18 Eylül 2013

Çeviri: Esra Karaoğullarından

Düzenleme: İklil Yener