Burak Ülman Röportajı-1.Bölüm: BBOM İçin Ok Yaydan Çıktı

Müzmin BBOM gönüllüsü Burak Ülman, Serdar Anlağan’a BBOM hakkında kendi görüşlerini anlatmış. Sevgili Serdar’a bu güzel söyleyişiyi gerçekleştirdiği için, Bodrum Gündem Gazetesi’ne de yayınladığı için teşekkür ederiz. Uzun söyleşinin 1. kısmı için keyifli okumalar..
SERDAR ANLAĞAN : Önce 2013’te Bodrum’da BBOM’un ilk okulunun, Mutlu Keçi’nin açılışından beri geçen üç yılda hareketin nereye geldiğini kısaca özetler misin?

BURAK ÜLMAN : Okulu açtıktan sonra hareket inanılmaz bir ivme gösterdi. Bodrum’da birileri bu işi yapınca diğer yerlerdeki insanlar da “Biz de yaparız” dediler. Bir tür “empowerment” (salâhiyet, bir fiil ve harekete hasbel vazife hakkı) bir tür güçlendirme vesilesi oldu. Belli ki ciddi bir ihtiyaç vardı ve hareket genişlemeye başladı. Vaadimiz de güçlüydü. Amaçladığımız okul hem demokratik olacak, hem ekolojik olacak, hem çocukların o özgün bireyselliği tanıyacak, hem kâr amacı gütmeyecek, kolektif olacak, dolayısıyla bu cazip projenin yapılabilirliğini göstermek, BBOM Hareketi’nin çok ciddi anlamda destekçi/takipçi kazanmasını sağladı. Şu anda üç okulumuz var, faaliyet gösteren yedi kooperatifimiz var, buna göre belki gelecek yıl yedi okulumuz olacak, altı-yedi yerelde daha kooperatifleşme aşamasındaki inisiyatifler artı bir dolu yerde bilmediğimiz inisiyatifler var. Buralarda insanlar toplanıyorlar ve “Hadi biz de okulumuzu açalım” diyorlar. Hemen her gün en az bir yerde bir BBOM toplantısı yapılıyor. Her gün belki bir elli kişi bir araya geliyor. Ayda en az bin kişi bir araya geliyor, bir dolu hanede konuşuluyor. Takipçi sayımız otuz bine yaklaştı, her ay en az bir ilden “Biz de BBOM okulu açmak istiyoruz” talebi geliyor. Ok yaydan çıktı yani, çok iyi bu, iyi manada söylüyorum. Tabi bu hal hareketin temel ilkelerini bu genişleme, gelişme içinde nasıl bir çerçeveye oturtacağımız sorusunu da getiriyor. “Merkeziyetçilik mi, özerklik mi?” tartışmaları doğdu ister istemez. Kişisel olarak bunları, canlı, büyüyen bir organizmanın sağlıklı belirtileri, harekete güç veren bir dinamizm olarak görüyorum. Çatışmalar, ayrılıklar olabiliyor ama bu süreç içinde bunun da normal olduğunu anladık. Bu canlı organizma büyüyor ve büyürken giydiği gömlek artık dar geliyor ve gömlek değiştirmek zorunda kalınıyor, dolayısıyla bir büyüme safhasındayız ama Türkiye bazında hala emeklemekte olduğumuzu da düşünüyorum.

BBOM emekleyecek ve sonunda kendi ayakları üzerine kalkacak, kendi özgün pedagojisini oluşturacak. Görüyorsun, bir “müfredat” tartışması yapılıyor. BBOM gibi bir yapıda müfredat tartışmasını ayakları yere basan bir tartışma olarak görmüyorum. Her çocuk farklıdır, onun bireyselliği farklıdır, “Biz çocuğa alan açalım” dediğin bir yerde, standarda getirilmiş bir çerçeve koyulamaz ki. Kaldı ki üzerimizde bir de MEB müfredat baskısı varken. Koyabileceğin iyi örnekler silsilesi olabilir, yapabileceğin de çocuk katılımını arttıracak mekanizmaların yaygınlaştırılmaya çalışılması olabilir. Çocuklarla yapılan iyi örnek çalışmaların dökümantasyonu, örneklemeleri yapılır, buradan çocukları besleyen uygulama ve mekanizmalar seçilir ve bunlar kullanılır. On yıl sonra organik, yaşayan, gelişen, evrilen bir pedagojik bir bütünlüğe erişebiliriz diye düşünüyorum.

Sonuç olarak, BBOM Hareketi Bodrum sınırlarını aştı, Türkiye için yeni bir eğitim anlayışının yayılmasının başlangıcı oldu düşüncesindeyim.

SA : Bodrum Mutlu Keçi, Ankara Meraklı Kedi ilkokulları, İzmir’deki Renkli Orman anaokulu, yedi kooperatif, Ashoka daveti ve Sabancı Vakfı hibesi, doğru mu?

BÜ : Doğru. Sabancı Vakfı’nın “Fark Yaratanlar” programına seçildik. Buradan bir hibe aldık. Bu hibe ile geçen yıl BAŞKA ÖĞRETMENLER MÜMKÜN projesini yürüttük. Bu çalışma bizce çok başarılı geçti. Bunun dışında, bir çok eğitim ağının bileşeniyiz. Örneğin, Avrupa Demokratik Okullar Birliği, Ashoka Fark Yaratan Okullar Zinciri’nin bileşenlerindeniz. Almanya Reform Pedagojisi Okullları ile temas içindeyiz. Bu bana göre yurt dışındaki benzer okulların, inisiyatiflerin bilgi ve deneyimini kendimize aktarmamız açısından çok önemli ve yararlı.

SA : Ve bütün bunlar İstanbul’da küçücük bir büroda faaliyet gösteren BAŞKA BİR OKUL MÜMKÜN DERNEĞİ tarafından gerçekleştiriliyor.

BÜ : Evet. Ama realitede Türkiye’nin dört bir yanında büyük bir bütünün parçası olan ama bağımsız hücreler halinde işleyen ve temelde gönüllü emekle çalışan yüzlerce kişiden bahsediyoruz. Bu açıdan BBOM Derneğinin yapılanması yeni nesil taban örgütlenmesine de farklı bir örnek teşkil ediyor.

SA : BBOM hareketi düşünceme göre iki zeminde mücadele ediyor :

Bunlardan birincisi (Teori) : Çocukların birey olduğu kabulüyle, her birinin ayrı karakteri, yeteneği ve ilgi alanları olduğundan, öğrenme süreci ve yöntemini çocuğa göre belirleyen ve öğretmen değil rehber anlayışıyla çocukların izlenmesini ve yetenekleri doğrultusunda desteklenmesini öngören çağdaş eğitim anlayışını, kendi özgün demokratik ve bağımsız yönetim modeliyle önermek, gündeme getirmek, fikri, bilgiyi, söylemi yaymak, paylaşmak. Burada ne durumdayız?

BÜ : Burada iyi bir durumda olduğumuzu düşünüyorum ama bir dezavantajımız var, sadece belli bir sınıfsallık içerisinde iyi bir durumdayız. Çocuğun bir birey olarak kabul edilmesi, bir birey olarak kendi haklarını savunacak bilinci geliştirmesi çok ağırlıklı olarak bir orta sınıfın iddiası.

Ulman_report1SA : Ve buradan da eleştiri alıyoruz.

BÜ : Evet, buradan da eleştiri alıyoruz. Yani orta sınıfın içinde güçlüyüz ama toplumsal olarak zayıfız çünkü orta sınıflar toplumun ne kadarına tekabül ediyor sorusu var. Hareketimizin bir orta sınıf hareketi olma karakterinden, görünümünden çıkması gerektiğini düşünüyorum. Ama bu zaman alacaktır. Ancak Türkiye’de eğitimde çocuğu bir birey olarak kabul eden bir eğitim anlayışının yaygınlaşması için verili toplumsallığı içinde orta sınıflarla yola koyulmak mecburiyetindeyiz diye düşünüyorum, şu anda. Ve o orta sınıf genelinde bu duyarlılık var, çoğu zaman sözde de olarak bu hassasiyet var. Ama, yine bana göre, bu sözün, iddianın çok fazla derinliği yok. Çünkü aynı sınıfsallıkta inanılmaz bir “bireycilik kültürü” de var. Çocuğu birey olarak kabul etmekle çocuğu bireyci yetiştirmek arasındaki fark sanırım bu. Çünkü günümüzün orta sınıfları kendi başarı hikayelerini kendi yaşam stratejileri ile çizdiklerini çok sorgusuz ve sualsiz kabul eden, var sayan insanlardan oluşuyor gibi hissediyorum ben. Bence benim de dahil olduğum bu grup 24 Ocak, 12 Eylül, Özal, AKP ekseninde neredeyse zorla neo-liberalizm ekseninde yeniden kurgulanan bir toplumsal yapının hasbel kader nimetlerinden yararlanan, bir dönemin spesifik koşullarından yararlanmış bir grup. 1929 Bunalımında ya da 1940’larda ya da 1970’ler de aynı kişiler aynı başarı hikayelerini yazabilirler miydi? Bu yüzden yeni oluşan ve birey olarak kendini başarı hikayesinin ana kahramanı olarak gören bu orta sınıfta bireyciliğe meyleden bir “birey-merkezlilik” var ki bu da çocuğunda bir birey olarak kabul edilmesini getirmekle beraber bunu derin bir yere götüremiyor. Aksine sığ bir kahraman süper çocuk arayışına tekabül ediyor bu. Bu yüzden çocuğun birey olarak görülmesi de hem bazen sakat bir yerden kuruluyor hem de bir yerde tıkanıyor. Ebeveynlerin kendi otoritesini, egosunu, kendi duruşunu tehdit etmeye başladığı zaman bu bireysellik kabulü bitiyor, o çocuk yine ezilecek bir böceğe dönüşüveriyor. Samimi bir tavır olarak görmüyorum, çıkarlarına uygun olduğu için böyle. Ezcümle bence çocuğu bir özne olarak kabul etme bireyselliğini idrak etme meselesi sınıfsallıkla alakalı.. Kulağa çok güzel geliyor, “Çok güzel, benim kuzgunuma öğretmen bir fiske bile vuramaz, ne güzel bir fikir” diyor ama diğer çocuğa bir fiske vurulursa “Ya, o da ayıp etmiştir, ya benim çocuğuma vurmuştur, ya da öğretmenine terbiyesizlik etmiştir”e kolayca dönüşebiliyor. Biliyorum ağır konuşuyorum, ciddi bir orta sınıf eleştirisindeyim ama mutlaka belirtmem gerekir ki bir yandan da bu mücadelenin öncüleri de yine orta sınıftan çıkıyor.  Bu işe kalbini veren, kendini adayan insanlar da çıkıyor ve BBOM hareketinde bolca var bu insanlardan. Sınıf içinde sınıf denecek bir hal nerdeyse bizimkisi. Dolayısıyla BBOM Hareketi’nin mücadelesinde özellikle finansman göz önünde bulundurulduğunda hareketin orta sınıflardan başlaması bir avantaj ama bu insanların ilkeleri olası sınıfsal yozlaştırıcı etkisi de bir dezavantaj. Burada çocuğun hakkı ve ali çıkarı için mücadeleyi her şeyin üzerinde tutacak kişilere ihtiyacımız var. Bu da ancak bir topluluk olarak büyüyerek olur. On bin kişi içinde yüz kişi böyle çıkarsa, o yüz kişi ülkedeki eğitim yaklaşımını değiştirir.

SA : Nitelik nicelikten doğar ilkesi.

BÜ : Bu hikayede evet.

SA : Aradan geçen beş-altı yıllık mücadelenin öncüsü, hareketin lokomotifi olarak nasıl görüyorsun bugünkü vaziyeti? Teorik olarak çabalarının karşılığını alabildin mi? Başarıdan bahsedilebilir mi?

BÜ : Öncelikle şunu belirtmek isterim. BBOM hareketi başından bu yana kolektif bir hareket ve bu harekette inanılmaz çok insanın katkısı var. İsimlerini burada saymakla bitiremem. Kısaca, ne BBOM’un bir sahibi vardır, ne de kimse BBOM’u tek başına sahiplenebilir. Sorunun cevabına gelince, kesinlikle çabalarımızın karşılığını aldığımızı, başarılı olduğumuzu düşünüyorum. Gani gani aldık çabalarımızın karşılığını. Bilinç uyandırdık, ama yetmez. Türkiye’de olmayan bir hareketi başlattık. Çocuğu merkeze alan, onun farklılığını, bir birey olduğunu kabul eden bir hareketi başlattık. Burada BBOM çatısı altında olsun olmasın hiç bir şey farketmez. Bizi bir dolu insan arıyor “Okulumuz var, size katılmak istiyoruz” diye, “Biz kâr amacı gütmüyoruz, kolektif bir yapıyız” diyoruz, “Siz yine BBOM gibi davranın, bizim ilkelerimizi alın, kullanın biz bundan sevinç duyarız” diyoruz.

SA : BBOM açık kaynak, bilgiyi saklamıyoruz yani.

BÜ : Evet. Tüm belgelerimizi, birikimimizi paylaşmaya hazırız, açığız. Bakın, buradan istediğinizi alıp uygulayın, Okul Meclisi’ni hayata geçirin diyoruz mesela. Hatta destek istiyorsanız, öğretmenlerimizi size destek olabilir, size uygulamalı olarak yol gösterir diyoruz. Yaptık biz bunu kaç kere. BBOM çatısı falan önemli değil, bazıları bunu reklam için kullanıyor, “İşte biz de BBOM gibiyiz, BBOM bize destek oluyor” falan, umurumuzda bile değil, sonuçta bizim için önemli olan çocukların kazanımları çünkü.

Sadece çocuklar değil, öğretmenler de var.

Bizim aldığımız hibe kırk bin liraydı. Biz de günlüğü bin liradan kırk günlük bir program yaptık, yirmi beş kişi. Yüz bin liraya patladı. Altmış bin lira cepten gitti, sağ olsun kooperatifler ödediler. Beş gün Eskişehir ağırladı bizi, dört gün İzmir, Bodrum on beş gün ve diğerleri ile imece usulü tamamladık.

SA : Başka Öğretmenler Mümkün projesi mi?

BÜ : Evet. Biz BBOM okullarında öğretmenin çok merkezi bir konumu olduğunu anladık. On beş günlük hizmet öncesi eğitimin yetersizliğini gördük. Bu kırk günlük programı başlatırken amacımız öğretmenlere Çocuk algısı, Çocuk hakları, Şiddetsiz iletişim, Pozitif disiplin, Demokratik Sınıf Yönetimi, Ekolojik Okur-Yazarlık gibi temel konularda destek olmaktı. Duyuruyu yaptığımızda, kırk günlük bir eğitim programı, öğretmenin tüm tatilini buna harcaması anlamına geldiğinden, başvuruların az olacağını düşünmüştük  ama başvurular bittiğinde başvuru sayısı dokuz yüz oldu. Bu şu demektir, Türkiye’de yaz tatilinin tümünü çocuklar yararına farklı bir şey öğrenmek için feda edecek pek çok öğretmen var. Ayrıca aynı rakam BBOM Hareketi’nin yarattığı güvenin de göstergesidir.

SA : BBOM Hareketi’nin ikinci mücadele zeminiyle ilgili olarak (Pratik) : BBOM Hareketi yalnızca söylemde kalmadı, eyleme geçerek şu ana kadar üç okul açtı. Burada bu okulların sürdürülebilirliğinde en büyük sorunun maliyet-para olduğunu biliyorum. Ali Koç, yurtdışındaki benzer okulların mutlaka devlet yardımı alarak “fonlandığını” söylüyor. Bugüne kadar senin gibi, Birol Şen gibi BBOM davasına inanmış arkadaşların şahsi fedakarlıklarıyla yaşatılan okullar salt kooperatiflerin katılım paylarıyla ve dernek aidatlarıyla sürdürülebilir mi? Ne yapmak lazım?

BÜ : Sürdürülemez. En azından ilk iki-üç sene sürdürülemiyor. Okulun kurulması, malzeme giderleri, öğretmenlerin maaşları, ki bu arada öğretmenlerine de piyasa koşullarında maaş değil insanca yaşayabilmesi için yeterli maaş vermek zorundasın…

SA : Bildiğim kadarıyla, BBOM okullarındaki öğretmenler yeterli maaş alıyorlar.

BÜ : Evet. O yereldeki ortalamadan fazladır. Emeklerinin karşılığını almaları şarttır. Zaten öğretmenlerin bu memlekette ne hallerde çalıştıkları ortada. Bu yüzden ilk iki-üç sene çok zor geçiyor. Bodrum’da sağ olsun Birol Şen, Kaan Çakır, Engin Atalay, Sinan Akyurtlaklı, Gamze Türk, Burak Gözüm gibi başka arkadaşlar da vardı…

SA : Sen de maddi destekte bulundun.

BÜ : Ben de ama bu önemli değil, önemli olan bu can suyunun verilebilmesiydi ayrıca bunun da dezavantajları var. Örneğin her yer bu kadar şanslı olamadığı gibi, bu can suyunu veren insanların daha çok hakkı olduğu düşünülebiliyor, onların bu can suyunu verdikleri için daha çok sorumluluk yüklenmeleri gerektiği düşünülebiliyor, gibi gibi dengesizlik yaratıyor aslında.

SA : Tam tersi olması gerekirken.

BÜ : Evet. Dolayısıyla bu işin bir eşit öz finansman ile olması ideal ama matematiksel olarak da bu çok zor. Bizim gibi orta sınıf, orta-alt sınıf insanlarda, bu işe baş koyan insanlarda, o bahsettiğim on binde yüz kişide bu para yok. Ve biz bunun mümkün olduğu kadar yaygınlaşmasını istiyorsak bir formül üretmeliyiz. Bu konuda kişisel olarak kararsızım, kafam karışık. Ama bu sene yapacağımız kolektif ortaklaşma çalışmalarıyla buna alternatifler üretebileceğimizi umuyorum.

Örneğin, eskiden hayrına okul bağışında bulunanlar, seküler kaygıları olan bir kesim, okullardaki eğitim pratiğinin dincileştirilmesi, muhafazakârlaştırılması nedeniyle artık bağışta bulunmuyorlar. Çünkü kurdukları okulların gericileştirilmesini istemiyorlar. Biz burada meselâ bir boşluğa tekabül ediyoruz. Bize gelen oldu böyle, “İlkelerinizi, hayat görüşünüzü beğeniyoruz” dediler, seküleriz sonuçta, non-sekteryan bir hayat görüşümüz var, “Biz okulu finanse edelim, okulu kuralım” gibi teklifler geldi. İki tane somut vaka/teklif var elimizde Ama biz buna net bir formül geliştiremedik henüz.

SA : Burada endişen, bağışçının güdümüne girme tehlikesi mi?

BÜ : Biraz öyle ama sadece bu değil. Hem de öz kaynaklarını oluşturmaya çalışmayan bir grubun bilinçli bir topluluk olma sürecini tamamlayamayacağını düşünüyoruz. Biliyorsun, Bodrum’da neler yaptık, ordan eşyalar geldi, buradan bir şeyler bulduk, kavga döğüş derken, imece ile başardık. Bu mücadele, bilinçli, emek veren bir topluluk oluşmasına da zemin sağlıyor. Yani hazır, bir kaşıkla çocuğun ağzına mama veriliyor gibi olmasından da çekiniyoruz.

Bu konuda arayış içindeyiz, dünyadaki örnekleri inceliyoruz, bu konunun uzmanlarına danışmak istiyoruz ama ilkelerimizden tavizsiz bir çözüm bulmalıyız.

SA : Anladığım kadarıyla finansman-para sorunu için henüz müspet bir yol haritası yok.

BÜ : Maalesef yok.

SA : Bu çözümsüz bir problem olarak masada durmaya devam ediyor yani.

BÜ : Duruyor ama aslında şöyle bir çözüm yolu var, teorik olarak : Biz bu işi güçlü bir toplumsal harekete dönüştürüp, yaygınlaştırırsak, devlete gidip “Senin yapman gerekeni biz yapıyoruz ve biz kamusal eğitime inanıyoruz, özel eğitime inanmıyoruz, sen bizden vergi mi almazsın, okulun işletme masrafını mı karşılarsın, ne yaparsan yap, hakkımızı ver” diyebiliriz. Ama bugün bunun Türkiye’de olabileceğini düşünmüyorum. En azından toplumsal bir dönüşüm geçirmediğimiz sürece gerçekçi değil.

 

 

…devamı gelecek
Kaynak:http://www.bodrumgundem.com/2016/05/16/burak-ulman-roportaji-1-bbom-icin-ok-yaydan-cikti