Eğitimin Sunduğu Zenginliğin Açılımına Dair Bir Pedagoji İçin

Alternatif eğitim dünyasının az bilinen ancak çok önemli düşünürlerinden Alman pedagog Johannes Beck’in “Eğitimin Sunduğu Zenginliğin Açılımına Dair Bir Pedagoji İçin” başlıklı makalesini Bremen’de yine alternatif bir okulda çalışan dostumuz BBOM gönüllüsü sevgili Sinan Erdoğan ve İzmir BBOM gönüllüsü sevgili Esra Karaoğullarından sizler için çevirdiler. Beck’in  yazısını keyifle okuyacağınızı umuyoruz. 

Johannes Beck, Genel Pedagoji, Kültür ve Eğitim Araştırmaları Enstitüsü

“Tarihsel olarak olanaklı olanı“(Paulo Freire), kötünün içinde iyi olanı farketmek ve sebatla, yılmadan eylem içinde kalabilmek; bilge Laotse` nin bize miras bıraktığı umudu izler (B.Brecht): “Yumuşacık suyun zaman içindeki devinimleriyle, sert bir taşı yenmesidir bu umut. Anlıyor musun? Sert taş kaybeder sonunda.“ (Çevirmenin notu: B. Brecht´in ilgili şiirinin tamamı yazının altında bulabilirsiniz.) 

Eğitimin Sunduğu Zenginliğin Açılımına Dair Bir Pedagoji İçin

 “Dünyada, yalnızca başımızın çaresine bakmak ve ona uyum sağlamak mı istiyoruz; yoksa onu, insani bir şekilde biz de değiştirmek mi istiyoruz?“ 

Çocuk yuvalarında, okullarda, üniversitelerde, öğretmen ya da yetişkin eğitiminde ve günlük hayatta her türlü uygar eğitim kurumunda kendimizi, burada tezler olarak kısaca sunacağım pedagojik ilkelere, düşüncelere göre yönlendirebiliriz. Bunu yaparken de şu umudumu belirtmek istiyorum; buradaki hiç bir şey okuyucu için yeni değil, ben sadece çoktan beri bilinenlere bir vurgu yapıyorum.

Burada yazılanlar, yüzyıllar içinde ortaya çıkan reform pedagojisinin deneyimlerine ve bunların eğitim bağlamındaki teorik refleksiyonlarına dayanıyor. Reform pedagojisini (Comenius´dan başlayarak, Rousseau, Pestalozzi, Montessori, Makarenko, Steiner, Geheeb, Dewey, Freinet, Don Milani, Goodman, Freire, Reggio-Pedagogları ya da kim bulmuş olursa olsun) mutlaka izlenmesi gereken eğitim gurularının dinleri olarak anlamıyorum. Tersine, onlar benim açımdan içinde bir çok pedagojik fosilin bulunduğu bir maden ocağı. Bu maden ocağından, onların düşüncelerinden, deneyimlerinden oluşmuş değerli taşlar çıkarılabilir ve bunlar yeni düşüncelere vesile olmakla kalmaz, yeni uygulama alanları bulur ve yeni kazanımlar yaratır. Bunlar da elbette, eğitimin sunduğu zenginliklerin yeni açılımlarıyla, sürekli ve biricik bir eylemsellik içinde, pedagojik bir uyanıklık ve keyifle yapılır.

Bu bağlamda yapabileceklerimiz:

Eğitim, heyecan veren fantastik bir süreç olarak kavranmalıdır. Bu süreçte kendimizi ve dünyamızı, anlamlı eylemlerle hoş bir şekilde oluştururuz:

Felsefe yapmayı felsefe yaparak öğreniriz; bina inşa etmeyi bina inşa ederek; sevmeyi severek; öğrenmeyi öğrenerek ve öğreterek öğreniriz. Eğitim, iyi yeteneklerin gelişmesinin, mükemmelleşmesinin sosyal bir süreci olarak mesleki eğitimden, bilgilerin dikte ettirilmesinden, öğrenmekten, bilmekten ve bir şeyi yapabilmekten daha fazlasını içerir. Diğer yandan, eğitim bütün bu sıralananlar olmadan da olanaklı değildir. 

Mahalle, sokak, ev, işletmeler ve benzeri herşey kentsel eğitimin yaşam alanı olarak kabul edilmeli ve ona göre biçimlendirilmelidir:

Bu, çevreyi oluşturan ve eğitime olanak sağlayan kentin kültürel kurumları yoluyla olabilir. Örneğin; okullar, çocuk yuvaları, yüksek okullar gibi. Bu kurumlar, aynı mekanı paylaşan insanların, toplulukları yeniden biçimlendiren ve onlar tarafından biçimlenen, oluşturulan unsurlardır. Günlük hayatın içinde, onun yeniden yapılandırılması sırasında en iyi ve en üst yoğunlukta öğrenir ve bir şeyleri yaratabiliriz. ‘Hangi olanaklar ve hangi yeni düşünceler ortaya çıkıyor, biz nelerle ilişkiye geçiyoruz ve neleri başarıyoruz?’ Bunun yanıtı, her defasında, sürecin kendi iç dinamiklerine bağlıdır. Çocuklarımızın sağlıklı bir şekilde büyümesi, içiçe bulundukları ve ilişkide oldukları , kendilerine açık olan canlı bir insani sosyal çevreyi gerekli kılar. Okullar, kendi içine kapanmış, monokültürel kapalı mekanlar olmamalıdır. Peki ama çocuklar sokakta neyi kaybettiler?

Okul, farkedilebilir ve yeniden sürekli oluşturulabilir olmakla birlikte, konukseverliği de başarmalıdır:

Okul mekanları, araştırma, öğrenme, deneyleme, oyun ve kutlamalar gibi bir çok konuda, yakın çevresindeki komşularına açık ve işbirliği içinde olmalıdır. Örneğin, elinde aletleriyle okula gelen bir ustaya işbirliği alanı yaratmalıdır. Okulda bulunacak bu tür mekanlar, yönetmeliklerle dikte ettirilmiş, müfredata ilişkin içerikleri, anlamlı bir şekilde “projelere“ dönüştürerek yeni bağlamlar ortaya çıkarır. Mekanlardaki bu atmosfer değişiklikleri, yeni bir enerji uyandırır. Bu amaçları gerçekleştirmek için çoğu zaman pedagojik cinlikler gereklidir. Örneğin; içinde yaşanacak sakin mekanlar yaratılmak isteniyorsa, okul zilinin iptal edilmesi fizik dersinde bir proje olarak işlenebilir.

Algılamak, keşfetmek, fark etmek, deneyimlemek ancak “fenomen” niteliğindeki olaylarla olanaklıdır:

Çocuklar eylemsellik içindeki duyularına güvenmek ve deneyimlerini elle tutulur bir somutluk içinde edinmek isterler. Yalnızca görsel, deneyimler edinmek istemezler. Dünyaya meraklıdırlar. Oysa okullarda, genelde bu yeteneklerini yitirmeye ve unutmaya başlarlar. Öğretmenlerin dikte edici öğretim yöntemleri, programlanmış bir öğretici ukalalık, saatlerce çakılı kalmış şekilde oturuyor olmaları ve sürekli tekrarlanan sınavlar, çocukların var olan yeteneklerini ve yetilerini yavaş yavaş köreltir. Bu süreçte, yetişkinler ve öğretmenler de aslında çocuksu meraklarını yeniden keşfedebilirler.

Korku ve baskı yerine, çocuğun kendi eylemselliğinde yarattığı çoşku ve sevinç:

Korku ve stres aptallaştırır ve neşeyi yok eder. Eğlence olmak zorunda değildir ama insanın kendi eylemselliğinde keyif ve sevinç olmaksızın(örneğin; ortaklaşa yapılan bir projede) öğrenme ve eğitimin başarılı olması olanaklı değildir. Yaptığı işte sevinç ve çoşkuyu yaşayan öğretmen de öğrenciler de yanılgıları ve hataları doğru şekilde farkeder ve tekdüzeliğe düşmeden çalışır. Böylece can sıkıcı ve sadece elindeki programı bitirmek zorunda kalmış bir öğretmen olmaktan sıyrılır.

Sürekli bir bastırma yerine, kendini ifade olanakları yaratmak:

Baskının olduğu ve yeniden çağrılabilir(test edilebilir) bilgi parçacıklarının doldurulduğu bir okulun tek düzeliği yerine, izlenimlerin edinildiği, ifade edebilme gücünün kazanıldığı ve yaratıcılığın ortaya konduğu bir okul… Kendi özyaratı gücünün olanaklı kılındığı bir okul kurulamıyorsa, ortaya çıkacak olan; içinde artık yapılacak bir şeyin kalmadığı, sadece arzuların egemen olduğu “hazır bir dünyada“ yıkıcılığın, içe kapanmanın ve şiddetin tehditi vardır. Eğer, dünyamızı algılıyor ve algıladığımız dünyada kendimizi sonuna kadar özgür bir şekilde ifade edebiliyorsak, ancak o zaman en iyi şekilde de öğrenebiliriz. İzlenimler edinme ve bunları ifade edebilme gücünü, yaratıcı bir eylem içinde birbirine bağlayabiliriz. “Mesele, yalnızca bir şeyi yapmış olmanın efendiliği ve keyfi değildir. Mesele, sürekli eylem içinde varolmaktır(E. Fromm)”. Eserlerimiz/yaratılarımız ve onların gücüyle kendimizi var edebilir, görünür kılabiliriz ancak.

Monolog kültürünün yalnızlaştırması ve sınırlaması yerine, diyalog kültürü:

Eşit haklara sahip bir konuşma ve eşit düzlemde karşılıklı sevginin ortaya çıkardığı etki, eğitimin büyükannesidir. (Sokrates´ten, Pestalozzi´ye, Steiner´e, Buber´e, Freire´ye ya da Illich´e kadar). Taşıdığı ünvana, “öğretmen“liğe hak ettigi saygıyı gösteren ve ona layık olmayı isteyen öğretmenlerin görevi, yalnızca dikte ettirici bir aydınlatma ve bilginin düzenlenmesi değildir; tersine, kendini tanımak ve anlayabilmek için karşılıklı gösterilen bir dikkatin ve duyarlılığın yolunu açmak, kendi de öğrenirken bir şeyleri aktarabilmek ve şeylerin dünyasını açıklayıcı şekilde dile getirmektir.

Rekabet ortamını ve elemeci bir yapıyı desteklemek yerine, farklı olanakların denendiği kollektif çalısma biçimlerine olanak yaratmak:

Büyük ve anlamlı başarılar, farklı yeteneklerdeki-ki her yetenek kabul edilebilir ve desteklenebilir-değişik insanların birbirinden ayrılarak yapılan çalısmalarda ortaya çıkmaz. Bu, her türlü eğitim çalışması için geçerlidir. Okul politikaları bağlamında ise bu, şu anlama gelir: Farklılıkların bir temel olduğu ve kendi farklılıklarını birlikte getirdikleri bütün çocuklar için okulların kurulmasıdır. “Hayatın okullarında“ hiç bir çocuğun yitip gitmesine izin verilemez; kimse de bir çocuğa “sen burada yanlış yerdesin“ diyemez.

Tekliği dayatmak yerine farklılıkları desteklemek:

Farklılıkları gözeten bir eğitim ve okul, bunun için ön şarttır. Her türlü öğrenme, yabancı olanla bir iletişim kurma halinde ortaya çıkan bir değişimdir. Yabancı olan değilizdir zaten, yabancı olanı henüz edinememişizdir ve belki de hiç bir zaman o yabancı olan olmayacağız. Kimlik ve mesafe birbirinin ayrılmaz parcasıdır. Yalnızca kendini iyi tanıyan, aslında kendini de iyi tanımıyordur. Yaratılmış bir heterojenlik, farklı yaş gruplarının karışımı, kültürel çeşitlilik ve benzeri durumlar; can sıkıcı, sosyal ve düşünsel anlamda yoksullaşmış, kendini tehlikeli bir şekilde içine kapatan tek kültürlülüğe en etkili çaredir.

Çocukta eksikleri bulmak ve tespit etmek yerine, yetenekleri keşfetmek ve onları desteklemek:

Oluşmuş ya da edinilmiş yeteneklerimiz her türlü eğitimin temelidir. Eski deneyimlerle, aletlerle ve kavramlarla bir yeni oluşur. Bu bağlamda, eğitim ugraşısı için kendini eğitim süreci içine bırakmış çocukların sosyal deneyimleri ve geçirdikleri hayat dönemeçleri kurucu bir unsurdur. Hayvanları terbiye eder gibi ya da bir çok bilgiyi talim ettirerek edindirmek gibi (talim- terbiye) bir eğitim anlayışı yerine, ayağa kaldıran, şahlandıran bir eğitim anlayışı… Müfredatlar ve eğitim uzmanlarının genelde varolan çıkış noktası insanların eksikleridir. Diğer yanda, onların varolan potansiyelleri genellikle gözardı edilir. Oysa ki, sadece va rolan potansiyellerimiz temelinde eksiklerimizle yüzleşme şansımız vardır.

Kontrol yerine, güven:

Güven duygusu, özgüvenin bir ön şartıdır. Yeni ve yabancı olanla karşılaştığımızda, özgüven ve cesarete ihtiyacımız vardır. Araştırma ve öğrenme sürecinde de bu böyledir. Kontrol ise direnişe bir çağrı/bir taleptir ya da otoriter bir aşağılamadır. Bizim eğitim anlayışımız ise her durumda olası bir özgürlüğün her türlü uygulanmasına bile karşıdır. 

Not verme sisteminin engelleyiciliği yerine, başarının olanaklı kılınması:

Anlamlı ve değerli başarılar yeni heyecanlara yol açar. Ve bu başarılar ancak coşku, onay ve eleştiri ile yoğun bir şekilde kabul görür. Oysa zorlama, yaptırım ve not sistemi-ki buna göre aslında kimse güzel şarkı söyleyemez- varsa bu coşku, heyecan, onay ve eleştiri sürecinin yolunu açmaz. Üstelik, Almanya Anayasası´nda en üstte yer alır : “Bir sansür söz konusu olmaz“(Çev. notu: Yazarın kelime oyunu, Almanca´da; “zensur“ hem ders notu hem de sansür anlamına gelir)

Kendi pedagojik çalışmalarını bu görüşler ve uygulamalar çerçevesinde sürdürmek isteyen biri, aynı zamanda bazı tutumları da kendinde yaratmalı ve bunun için çabalamalıdır, ki bu aynı zamanda politik bir tavır alma ve aslında günlük hayata verilmesi gereken değerdir.

Bu tutum ve davranışlar:

  1. Kendim ve benden sonra gelecekler için yetki elde edebilmek. İçinde yaşanılan çevrede, bizi ilgilendiren konularda demokratik müdahalede bulunmak.
  2. Kendi algılarına, duygularına, tasavvurlarına, düşüncelerine ve tavır alışlarına cesaretle güvenmek ;yani diğerleriyle iletişim içinde olmak.
  3. Kendi sorularına yeni yollar ve yeni cevaplar ararken, çoşku, fantazi ve deneyimlenmiş bilgileri önemsemek. Bu tam da okullarda, üniversitelerde ve cocuk yuvalarında gereklidir.
  4. Deneyim, bilgi ve yapabilme yeteneğinin doğayla, şeylerle, aletlerle ve insanlarla ilişki biçimlerindeki önemi ;Bizim öğretmenimiz onlardır.

Yukarda ifade edildiği haliyle bir insan yetiştirme sanatı ve eğitim uygulaması, hiç bir şekilde tarafsız olmadığı gibi sadece pedagojik kültürün bir ön şartı da değildir; bilakis eşitlikçi, politik ve sanatsal, sevindirici önemli bir katkıdır. Yani, egitim odaklıdır ve gündelik hayatın çocuklara dönük yüzüdür . Buna en çok gereksinim duyan da çocukların en yoksullarıdır, hele de bu eğitim odaklı dünyayı evlerinde ve mahallelerinde bulamıyorlarsa, bu daha önemlidir. Bu bağlamda, pedagoglar, büyük katkılar sağlayabilirler. Üstelik bunu yanlış eğitim politikalarına rağmen yapabilirler. Hele de dertleri çocukları sadece hayata hazırlamak değil, tersine eğitim hayatını herkes için bir yaşamsal değer haline getirmek ise. Okul gibi, cocuk yuvası gibi yerlerde hayatlarını birlikte geçirenler için bu zaman dilimi çok değerlidir. Bu zamanı herhangi bilinmedik bir geleceğe kurban etmemek, bunun yerine, içinde yaşanılan zamanı güzel ve iyi bir şekilde yeniden düzenlemek, bilinmedik, süprizlerle dolu geleceğe en iyi hazırlığımız olur bizim. Gelecek yeteneği bizim kendi hikayemizde ortaya çıkar ve içinde yaşadığımiz anda kazanılır ya da kaybedilir.

Eğitimin sunduğu zenginlik herkes için ve hemen.

Bu konularda daha ayrıntılı okuma yapmak isteyen ve Almanca bilenler için yazarın kendi seçimi Literatur:

  1. Johannes Beck und Heiner Boehncke (Hg.): 7 Jahrbücher für Lehrer, rororo-politische-erziehung, Reinbek 1976-1982.
  2. Beck und Heide Wellershoff: SinnesWandel. Die Sinne und die Dinge im Unterricht, Frankfurt a. M. 1989, Berlin 1993.
  3. Beck: Der Bildungswahn, rororo-aktuell-essay, Reinbek 1994.
  4. Die Thesen und einige meiner Veröffentlichungen sind zugänglich unter der Website: www.beck-johannes.de

Çeviren: Sinan Erdoğan-Bremen
Düzeltme: Esra Karaoğullarından

 

EK:

LAOTSE’NİN SÜRGÜN YOLUNDA
TAOTEKİNG KİTABININ DOĞUŞU EFSANESİ 

  1. Bir vakitler, bizim bilge kişi
    Yetmişindeydi ve içi geçmişti.
    Onun ihtiyacıydı artık çekilmek bir kenara,
    Ülkesinde iyilik azalmıştı çünkü
    Ve kötülük başlamıştı artmaya.
    O da pabuçlarını ayağına çekti.
  2. Ve topladı neye ihtiyaç olacaksa:
    Çok değil, yolculuk için yetecek kadar,
    Her zaman okuduğu kitap
    ve geceleri tüttürdüğü pipo gibi şeyler.
    Birazcık da ekmek, şöyle göz kararı.
  3. Bir kez daha vadisine bakıp sevindi,
    Sonra unuttu onu döner dönmez yüzünü dağ yoluna.
    Öküz de hoşnuttu çiğnediği taze otlardan,
    Taşırken ihtiyarı sırtında
    Mutluydu yürüyüşün gevşek olmasından.
  4. Dördüncü gün kayalıklara vardıklarında,
    Bir gümrük kolcusu kesti yolunu:
    “Söyleyin bakalım, değerli neniz var?” – “Hiç.”
    Ve açıkladı öküzü yeden çocuk:
    “Bu yaşlı adam öğretmendi.”
    Ve iş böylece kavuştu açığa.
  5. Kolcu gülerek sordu gene:
    “Bulabildin mi bir şey bari?”
    Çocuk da şöyle yanıt verdi:
    “Yumuşacık suyun sıza sıza
    Güçlü kayayı ufaladığını zamanla.
    Sert olan yeniliyor yani.”
  6. Karanlığa kalmasın diye
    Çocuk o saat dürttü öküzü.
    Ama tam kaybolacaklarken kara çamlığın ardında
    Adamın bir şey çaktı kafasında
    Ve bağırdı:
    “Hey, bana bakın! Durun hele!
  7. Nedir bu su işi, ihtiyar?”
    Yaşlı adam durdu: “Bilmek ister misin?”
    “Ben basit bir gümrük kolcusuyum, ama gene de
    Kim kazanır, kim yitirir, isterim bilmek,
    Eğer biliyorsan bana da söyle.
  8. Yazıver şunu bana! Yazdır ya da şu çocuğa!
    Götürmez insan yanında böyle bir şeyi.
    İşte mürekkeple kalem size,
    Bir de bölüşeceğimiz bir akşam yemeği,
    Bura benim evim, anlaştık mı? Gelin hadi!”
  9. Yaşlı adam şöyle bir dönüp baktı ona.
    Üst baş perişan, ayaklar çıplak.
    Bütün alnı kırışık içinde.
    Ah, kazananlardan değil bu, besbelli.
    Ve mırıldandı: “Sen de mi?”
  10. Kibar bir ricayı geri çevirmek için
    Fazla yaşlıydı o sanki, çünkü dedi ki:
    “Soru soranlar yanıtını almayı hak ederler.”
    Sonra oğlan: “Hava da, der, soğuyor.”
    “Doğru. Hadi öyleyse yatağı ser.”
  11. Bilge kişi, indi öküzünden.
    Yedi gün yazdılar birlikte ikisi.
    Adam da yemeklerini ayaklarına getirdi
    (ve tüm bu yedi gün boyunca
    Kaçakçılara sessizce küfretti sadece).
    Ve sonunda iş tamam oldu.
  12. Ve çocuk, bir sabah gümrük kolcusuna
    Seksen bir deyiş verdi.
    Ve teşekkür ettiler küçük yolluğa
    Ve dolanıp çamlığı kayalığa çıktılar.
    Kim kibar olabilirdi onlar kadar?
  13. Yalnızca, adı kitaplara geçen
    O bilge kişiyi övmemeli,
    Çünkü o bilge kişiden çekip alınması gerek bilgeliğin.
    Bu yüzden gümrükçüye de teşekkür etmeli,
    İsteyen O idi yapılmasını bu işin.

Bertolt BRECHT

Çeviri : A. KADİR – Gülen AKTAŞ