Öğretmenin Değişen Rolü

“Öğretmek” ne anlama gelir? Öğretmenin ne yapması gerekir?

Bu soruların yanıtı kültürden kültüre, çağdan çağa farklılık gösterir. Sokrates’ten Jamie Escalante’ye bu konudaki görüşler değişir. ABD’de milli eğitimin başlangıcına bakmak, bize öğretmenin rolü üzerine şaşırtıcı bir perspektif sunarken 1900’lerin başından bu yana durumun nasıl değiştiğini de açıklayabilir.

Ne gariptir ki milli eğitim önderlerinden John Dewey, 1916 yılında yayınlanan Demokrasi ve Eğitim adlı kurucu nitelikteki kitapta, bir öğretmen ve eğitim kuramcısı olarak kesin doğruya ulaşmak (öz yönetimli öğrenme koşullarını yakalamak) için insanların düşünmeyi ve gerçek problemleri çözmeyi nasıl öğrendiklerine dair derin bir kavrayış gerektiği yönünde bizi uyarır. Bu, öğreneni şeyler/olaylar hakkında gerçekten de iyice düşündürten dolayısıyla yaratıcı ve keşfedici olduğuna inandıran bir modeldir. (model biçiminde olsa bile yeniden keşfetmeyi mümkün kılmış olduk):

John Dewey’e göre 1916’da bir öğretmenin ne yapması gerekirdi:

“Buradan çıkarılacak ders, düşünmenin önceden idrak edilmemiş hususların izdüşümünde tümüyle özgün olduğudur. Dünyadaki herkes zaten biliyor olsa da tahta bloklarla neler yapılabileceğini keşfeden üç yaşındaki bir çocuk veya 2 tane beş kuruşla ne alınabileceğini anlayan altı yaşında bir çocuk aslında birer mucittir. Bu şekilde yaparak öğrenirken tecrübe de artar. Fakat bu artış mekanik olarak eklenmiş herhangi bir nesneyle değil, deneyim sayesinde yeni bir özellik kazanarak zenginleşmektir. Küçük çocukların doğaçlamalarının ilgili ve anlayışlı gözlemcileri cezbetmesi, işte bu entelektüel özgünlüğün algılanmasından ötürüdür. Çocukların kendilerinin deneyimlediği sevinç, entelektüel açıdan yapıcı olmanın, (kelime yanlış anlaşılmadan kullanılabilirse) yaratıcılığın sevincidir.

Eğer ki okul, öğrenmeyi baştan aşağı boca edilen bilgileri ileride kullanmak üzere kenara koymak anlamında değil de keşfetme anlamında kabul ediyorsa, öğretmenler işlerini daha az külfetle yapabilirler. Ancak benim dikkat çekmek istediğim başlıca eğitim ahlakı bu değil… Asıl olan hiçbir düşüncenin, hiçbir fikrin birinden bir başkasına fikir olarak aktarılmasının mümkün olmadığıdır. Sözlü olarak anlatıldığında her kime anlatıldıysa onun için belli bir durumdur, fikir değildir… Kişi, yalnızca ilk ağızdan problemin şartlarıyla boğuşarak kendi çıkışını arayıp bularak düşünür… Binlerce hazır “fikir” üretebiliriz ki bunu yapıyoruz da. Ancak öğrenen kişinin yalnızca belli durumlarla ilgilendiğini görme zahmetine genelde girmeyiz. Bu durumlar kişinin kendi eylemlerinin oluşturup desteklediği, perçinlediği fikirleri yani algıladığı anlamları veya kurduğu bağlantıları içerir.

Elbette bu öğretmenin kenara çekilip seyirci kalması anlamına gelmez. Konunun hazır verilmesi ve doğruluğunun üretildiği kesinlikle dinlenmesinin alternatifi pasiflik değil katılımdır, etkinlik sırasında paylaşmaktır. Bu şekilde paylaşılan bir etkinlikte öğretmen öğrenen; öğrenen de kendisi farkında olmaksızın öğretmen olur. Genel olarak, bilgi versin veya alsın her iki taraf için de farkında olma düzeyi ne kadar azsa o kadar iyidir.

Belirtildiği üzere tüm eğitim reformcuları, geleneksel eğitimin edilgenliğine saldırma alışkanlığındadır. Bilginin dıştan boca edilmesi ve sünger gibi emilmesine karşı çıkmışlardır. Sert ve dirençli bir kayayı matkapla delermişçesine bilgi yüklemeyi eleştirmişlerdir. Fakat bir fikrin çevreyle olan ilişkimizi genişletip bunu kesin olarak ortaya koyan özdeş bir deneyimle anlaşılmasını sağlayacak koşulları garantilemek kolay değildir. Aktivitenin hatta kendi başına yapılan etkinliğin kafanın içine tıkılmış veya yalnız sesli olarak ifade edilebilen sadece zihinsel bir şeyden ibaret olduğunu düşünme eğilimi hakimdir. ” (Demokrasi ve Eğitim, 12. Bölüm)

Yukarıda anlatılanlar tanıdık geliyor mu? O zamandan bu yana değişen şeyler oldu ama belki de beklediğimiz yönde olmadı.
Kaynak: http://www.teachthought.com/teaching/changing-role-of-the-teacher/
Türkçeleştiren: Özlem Somersan