Şefkatli Eğitmen Olmak İçin-21.Hafta

Çocukken anne babası tarafından hemen hiç cezalandırılmamış veya ceza ile tehdit edilmemiş bir azınlığın üyesiyim. Takdir getirdim diye bisiklet falan da alınmadı bana. Olsa olsa; yaptığım şeylerin övgü ile karşılanması veya zaman içerisinde “Bizim kız en iyisini yapar, ne yapacağını bilir” gibi beklentiler bile zamanla iç motivasyonumu zedelemeye yetmiş.

Birileri seksenli yıllarda yetişkin olan herkese aynı şeyi mi tembihledi bilmiyorum ama evde anne ve babamdan, ilkokulda ilkokul öğretmenimden birer dayak yedim. Sanki hepsinin motivasyonu aynıydı: “Hiç dayak yemeden büyümesin bu da”. Hatta ilkokul öğretmenim önceden haber vermişti: “Şimdi hiç tahmin edemeyeceğiniz birini döveceğim” diye.

Bir 23 Nisan öncesiydi, sınıfı süslüyorduk. O zamanlarda sınıf süslemek, işe krepon kağıdıyla başlamak anlamına geliyordu. Körüklü fener ve bayraklar dışında hazır bir şey yoktu. Çok eğlenceliydi sizin anlayacağınız, biz de sınıfça çok eğleniyorduk. Oradan oraya koşup çalışıyor bolca da kikirdiyorduk. El işleri ile uğraşmayı çok sevdiğimden en çok koşturup kikirdeyenlerden biri ben olabilirim.

Belli ki öğretmenimizin gözünde sınıf zıvanadan çıkmıştı; sınıfın akademik başarısı en yüksek çocuğu bile bağırıp çağırıyor, oradan oraya neşeyle koşturuyordu ve buna dur demenin tek yolu cezaydı. Karar vermişti belli ki ve bir şekilde beni önceden bilgilendirerek kendisini rahatlatıyordu. Ben başıma geleceği anlayıp beklemeye geçsem de dayağı yiyince bir hayli sarsıldım. Hem fiziksel hem de ruhsal bir sarsıntıydı bu. Haberle içimde hazırlandım ve kaderime razı oldum sanıyordum ama öyle olmuyormuş meğer. Annemden ve babamdan yemiş olduğum birer sembolik dayağa göre şiddeti de biraz fazlaydı bu seferki sembolün sanırım. Ne de olsa öğretmenimiz sadece beni cezalandırmıyor; “Uslu durmazsanız sizin de sonunuz böyle olur” tiyatrosunu ilkokul birinci sınıf izleyicileri önünde sahneye koyuyordu.

“Bu devirde artık okullarda çocuklar dayak yemiyor” diyebilmeyi çok isterdim ama durumun böyle olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Yine de diğer cezalandırma biçimlerini, cezalandırma olduğunu fark etmediğimiz cezalandırmaları düşünmeye davet etmek istiyorum sizleri. Benim en çok karşılaştığım, öğretmenliğimin ilk yıllarında ne yazık ki yapmış olduğum bir şey geldi şimdi aklıma: Çocuğa küsmek. Elbette sınıf topluluğunda her an birbirimizle etkileşim halindeyiz ve bir öğrencimizin davranışı sonucunda kalbimizin kırıldığını hissetmek çok doğal. Duygularımızın iletişimini kurmak, içimizde canlı olan burukluğu dile dökmek yerine küsmek, hatta aslında samimi olarak küsmemek ama bir cezalandırma yöntemi olarak role girip küs gibi davranarak çocuğu yok saymak.

Bitmez tükenmez küçük pazarlıklar geliyor sonra aklıma. “Uslu durursanız, son on dakika film izleyeceğiz”. Sonra bütün ders, sen uslu durmadın ben böyle yaptın diye birbirine düşen çocuklar, öğrenme bağlamı ile hiçbir bağlantının kalmaması ve kendini gerçekleştiren kehanet.

“Kendi aranızda çok konuştunuz oyun oynatmıyorum ben de”. Öne eğilen boyunlar, ağızda kalan o kötü tat. Bir öğrenme etkinliği olarak ders planın bir parçası olan oyunun yerine “Biz suçluyuz” düşüncesinin ağırlığıyla sınıfa çöken sessiz, bomboş geçen on dakika.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Hepimiz öğrenci ve öğretmen olarak yaşadık, yaşıyoruz. Çok da alışığız bütün bunlara, alışkanlıkları bir çırpıda bırakmak mümkün değil. Farkındalığımızı canlı tutacak egzersizler, yaşadığımız durumlar üzerine günlükler iyi gelecektir kısa ve uzun vadede. Hemen ceza refleksi vermek yerine öğrencimizin davranışının altında yatan ihtiyacı araştırmak, bizlerin ceza vermeye yönelirken acaba hangi ihtiyaçlarımızı karşılama niyetinde olduğumuza bakmak; yeni stratejiler arama yolunda bize cesaret verecek.

Sınıfın zıvanadan çıkmaması için ilk adım, bu küçük gibi görünen ama bir hayli zor ve çetrefilli bakış açısı değişikliğiyle atılabilir. Ne kadar zor olsa da farkındalık ve dönüşmeye niyet etmek bile zaman içerisinde sizin ve öğrencileriniz için şaşırtıcı ve sevindirici gelişmeler yaşatacak inanın.

21. Hafta

Öğrencilerinizin üzerinde cezalandırıcı güç kullanmamaya karar vermek kendi ihtiyaçlarınızdan vazgeçmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez.

İlişki temelli bir sınıfta, tüm sınıf topluluğunun ihtiyaçlarını karşılayacak stratejiler bulma niyeti ile her bir kişinin ihtiyacı dikkate alınır.

Sanki bir teraziymişsiniz gibi kollarınızı iki yana açın – elleriniz aşağı yukarı omzunuzun hizasında  olsun. Bir elinizde öğrencilerinizin ihtiyaçları, diğer elinizde sizin ihtiyaçlarınız. Nasıl dengeye getiriyorsunuz teraziyi? Bazı sınıflarda neredeyse tamamen öğrencilerin kefesi ağır çeker. Bazılarında ise kural dolu, meliler/malılar mamalılar dolu sınıflarda öğretmenlerin (veya idarecilerin) kefesi ağır çeker.

Teraziyi dengeye yaklaştıracak yollar bulabilir misiniz?

Önyazı ve Çeviri :Bediz Gürel

Kaynak:http://www.nonviolentcommunication.com/publisher/publisher.htm