Şiddetsiz İletişim Notları – II

Şiddetsiz İletişim notlarına kaldığımız yerden devam ediyorum.

Şiddetsiz İletişim’in dört anahtarını (gözlem, duygu, ihtiyaç, istek/rica) biraz açayım.

Gözlem

Şiddetsiz İletişimde gözlemini aktarma biçimi önemlidir. Çünkü çoğunlukla anlaşmazlıklarımızın ortaya çıkış nedeni aktardığımız gözlemimizin bir yargılama, bir eleştirme ve değerlendirme içermesidir. İşine içine hiçbir yargı ifadesi katmadan, durumu olduğu haliyle ifade etmeyi, salt gözlem yapmayı unutmuşuz. Gözlemimizin içine yargılarımızı ve değerlendirmelerimizi katıyoruz. İletişimimizdeki akışı tıkayan nedenlerden ilki de bu aslında.

“Kirli çoraplarını yere bıraktığını görüyorum” yerine “Kirli çoraplarını yere atmandan bıktım, sıkıldım” diyoruz.

“Beni hiç aramıyorsun” yerine “son üç aydır beni bir kere aradın” diyebiliriz.

“Çok konuşuyorsun” yerine “konuşmayı seviyorsun galiba” diyebiliriz.

Örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Hatta çoğaltıp çoğaltıp aslında ne kadar yargılama ve değerlendirme yaptığımızın farkına varabiliriz. Burada amaç, salt gözlemimizi ifade edecek bir dil geliştirebilmek.

Gözlemi aktarırken; genellemelerden kaçınmak, tetikleyici sıfatları kullanmamak, kişilerin kişilikleriyle ilgili değerlendirme yapmamak, kıyaslamama yapmamak salt gözlem yapmamızın önünü biraz olsun açacaktır. Kolay değil, ama imkansız da değil.

Duygu

Duygularımızı içimizde yaşıyoruz ancak duygularımıza yönelik farkındalığımız, kendimizle olan bağlantımız zayıf kalıyor. Hissettiğimizi nasıl ifade edeceğimizi bilemiyoruz. Duygumuzu ifade etmek için dağarcığımızdan doğru sözcüğü bulamıyoruz bile.  Bunun böyle olmasının, yani kendi odağımızı kaybetmemizin bir çok nedeni var elbet: Duyguları ifade etmenin bir zayıflık göstergesi olduğunu düşünüyor, “ne derler, nasıl karşılanır” gibi elalem faktörünü devreye sokuyor, anlaşılamama düşüncesinin çaresizliğiyle suskunluğu tercih ediyor, hissedilenin önemsiz olduğunu düşünüyor olabiliriz. Tüm bunlar bizim duygularımızla olan bağımızın kopmasına zemin hazırlıyor.

When-heart-is-open-300x217

Şiddetiz İletişimde duyguların farkında olmak ve duygularımızın sorumluluğunu almak esastır. Çünkü empati verebilmek için, önce kendine empati yapabiliyor olmayı gerektiriyor. Kendi duygularını anlayamayan ve bunları dile getiremeyen bir kişinin, başkalarıyla olan iletişimde bunu yapabilmesi olanaksızlaşacaktır.

Şiddetsiz İletişimde, duygularını sözcüksel tanımlamaya yardımcı olacak bir duygu dağarcığı mevcut. Duyguların farkına varmada bu listeden yararlanmak gayet yardımcı oluyor. Eğitim süresince bizi tetikleyen somut durumlarımız/olaylarımız hakkında nasıl hissettiğimizin farkına varabilmek için bu liste hep gözümüzün önündeydi.

“Ben bunu yaşadığımda benim dünyamda neler oldu?”, “Benim durumum nedir?” gibi soruları kendimize sorarak özünde nasıl hissetiğimizi ifade eden sözcükleri bulmamız kolaylaştı.

Bunu yapmamızın çok değerli nedenleri var. Şiddetsiz İletişim bize şunu söyler: Kendini ifade edemeyen duygular bizi denetim altına alır, birikime sebep olur, birikim arttığında içsel fırtınalara sebep olur. Yani tam bir içsel kaos! İşte bu içsel kaosu yaşamamak ve hatta yaşatmamak adına duygularımızın farkına varabilmeli, sorumluluğunu alabilmeli ve onları açıkça ifade edebilmeliyiz.

“Beni hiç aramamandan sıkıldım artık” yerine “Beni üç ay boyunca aramadığın zaman kendimi yalnız hissediyorum” diyebildiğimiz zaman iletişimimizin yönü ve akışı gerçekten değişiyor.

Tüm bunlara ek olarak; her duygumuz karşılanan ya da karşılanmayan bir ihtiyacın göstergesidir, deyip Şiddetsiz İletişimin üçüncü bileşeni ihtiyaç konusuna geçmek istiyorum. Zira bu iki bileşen – duygular ve ihtiyaçlar – birbirinin döngüsü olan ama aynı zamanda da karıştırılmaması gereken kavramlar.

İhtiyaç

Sevgili Vivet bize ihtiyaçlar hakkında “canlılığımızı sağlayan bir hayat enerjisi” ve “tüm edimlerimizin  sebebi” dediğinde şöyle bir duraksadık. Çünkü Vivet bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlatmıştı. “Evet ya! İhtiyaçlar…” Her hareketimizin, her sözümüzün, her davranışımızın altında yatan ihtiyaçlar… Ardından “ihtiyaçlarımız evrenseldir, ortaktır” dediğinde bir kere daha duraksadık. “Nasıl yani?” dedik içimizden. Sonra ihtiyaçlar listesine bir göz attık. Yine bir farkına varma halini yaşıyorduk! Listede yazan ihtiyaçlardan bir kaçını seçtiğimizde gördük ki yanımızda oturan arkadaşımız da o seçtiğimiz ihtiyaçlardan birini seçmiş.

Sonra düşündük; en son ne zaman ihtiyacımızı açıklıkla dile getirdik? Davranışlarımızla ifade etmiş olabiliriz ama karşımızdaki bunu anlamamış olabilir, burada bu kastedilmiyor. Direkt olarak, yaşadığımız bir durum karşısında, ikili ilişkilerimizde ihtiyacımız üzerinde ne zaman durup düşündük ve bunu ifade ettik? Biz hep “gel benim içimdekini anla” diye davranangillerden olmadık mı?

Kirli çoraplarını bir yere bırakan eşimize kızdık, “sen hep böyle yapıyorsun (yargılama), tembelliğinden sıkıldım (etiketleme/suçlama), şunları kirli sepetine atsana (emir)!” diye çemkirdik de, “Evi toparlama konusunda biraz desteğe ihtiyacım var, kirli çoraplarını kirli sepetine atman benim işimi kolaylaştıracak, bu konuda birlikte bir şeyler yapalım mı?” diyemedik.

“Maşallah işini benden çok seviyorsun” diye imada bulunduk da, “Çok yoğun çalışıp bana zaman ayıramadığında kendimi yalnız hissediyorum, seninle zaman geçirmeye ihtiyacım var” diyemedik.

Biz ihtiyaçlarımızın farkına varıp onları dile getirmedikçe işler hem bizim için hem de karşımızdaki için içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Böyle kısır döngüleri yaşamamanın yolu bir edimde bulunmadan önce ihtiyaçların farkına varmak için önce kendi içine doğru yolculuk yapmak, sonra da karşımızdakinin içine doğru yolculuk yapmak… “Aa, benim derdim buymuş” ya da “aa, senin derdin buymuş” diyebilmek…

“Tüm anlaşmazlıkların ve şiddetin, karşılanamayan ihtiyaçların yürekler acısı bir ifadesi  olduğunu düşünüyorum.”

                                                                                                                                    Marshall B. Rosenberg

İletişim sürecinde önce “bağlantı” kurabilmenin önemine vurgu yapıyor Marshall B. Rosenberg. Bağlantı kurmanın her iki tarafın birbirinin ihtiyaçlarını anlamakla bilmekle başladığını ifade ediyor. Bağlantı kurulduğu anda beyin biyokimyasal olarak rahatlıyor ve yaratıcılık süreci başlıyor. Bağlantı kurduktan, birbirini can kulağıyla dinledikten sonra duruma yönelik çözüm sürecinin ne kadar kısa olabileceği vurgulanıyor.

İhtiyaçlar konusu bu kadar değil. Ama tamamından bahsetmek Marshall B. Rosenberg’in “Şiddetsiz İletişim – Bir Yaşam Dili” kitabını okumak isteyenler için saygısızlık olacaktır.

İstek/Rica

Gönülden, olumlu bir dille ve ihtiyaca yönelik isteklerimiz/ricalarımız ilişkilerimizde ihmal ettiğimiz bir konu maalesef. Çünkü istek ve ricalar karşısında “hayır” yanıtını almaktan korkuyoruz. “Hayır”ı kabul etmiyoruz. Bu sebeple çoğu kez talep ediyoruz. Sevgili Vivet’in söylediği şu cümle hepimizi güldürmüştü: “Talep edecekseniz karşınızdakini oyalamayın; ‘bu bir rica değil, taleptir’ deyin, net olun!” Çok doğru. Bazen o kadar karmaşık bir bil dil kullanıyoruz ki karşımızdaki bizim istekte veya ricada bulunduğumuzu mu talep mi ettiğimizi anlayamıyor.

İşte burada istek ve ricanın önemi açığa çıkıyor. Çünkü istekte veya ricada bulunmak bizi neyi neden istediğimizi ifade etmeye, ihtiyaçlarımızı ve duygularımızı ortaya koymaya yöneltir. Bir diğer nokta, istek/ricada bulunduğumuzda karşımızdakinden “hayır” yanıtını alabiliriz. Ama burada mühim olan karşımızdakinin “hayır”ını anlamaktır. Çünkü bu “hayır”ın içinde, başka bir şeye denilmiş bir “evet” vardır ve biz bunu anlayabilmeliyiz. Bunu anlayabilmek çok kıymetli bir çaba… Bu çabayla karşımızdakinin ihtiyacının temeline inmiş, neye evet dediğini anladığımız zaman bağlantı kurmuş ve “hayır”ını kabul etmiş oluyoruz. Bilmem anlatabildim mi..

Şiddetsiz İletişimin bu dört bileşenini uygulamaya başlar başlamaz bir şeylerin değiştiğini ya da daha doğrusu dönüştüğünü görüyor insan. Adım adım, gün gün farklılaşıyor. Başlarda, yaptığınız gözlemleri ifade ediş biçiminiz değişiyor. Sonrasında duyguların ve ihtiyaçların farkına varma, bu ikisini birbirinden ayırt etme süreci başlıyor. Şiddetsiz İletişim sürecini yaşarken hissettiğim “yapamayacağım galiba” hissi zamanla silikleşiyor.

Empati

Dillere pelesenk olmuş empatiyi konuştuk sevgili Vivet’le. Hem de daha önce hiç konuşmadığımız kadar. Bildiğimizi, uyguladığımızı zannettiğimiz şeyin empati olup olmadığını, “empati nedir ve ne değildir”i konuştuk derinlemesine.

Şiddetsiz İletişim sürecinde uygulanan “can kulağı ile dinlemek” ile “empatiyle dinlemek”i bir potada eritmeye çalıştık. “Empatiyle anlamak”a giriş yaptık.

Empati yapabilmek için kendimizi bir süreliğine bir kenara bıraktık ve karşımızdakinin dünyasına onu ziyarete gittik. “O” olmak nasıl bir şey, buna yoğunlaştık. “O” olabilmek için onun ihtiyaçlarının temeline inip bağlantı kurmaya çalıştık. “Kim haklı, kim haksız”ı bir kenara bırakıp can kulağı ile dinlemeye, anlamaya yönelik yargı içermeyen sorular sorduk karşımızdakine. Karşımızdaki kişinin kullandığı “söz”lerin O’nun için ne anlama geldiğini anlamaya çalıştık, anlamlarımızı paylaştık.

Konuştuğumuz şeyin başlığını koyduk. Ne konuştuğumuzu netleştirdik; sapla samanı karışmamaya çalıştık. Birbirimizi “şimdi”ye getirdik.

Teselli etmedik, oyalamadık, “boşver” demedik, öğüt vermedik, o konuşurken kendimizden örnekler vermedik, tavsiyede bulunmadık, analiz etmedik, hemfikir olmadık, sorgulamadık, felsefe yapmadık, hafife almadık, düzeltmeye çalışmadık. Ama dinledik. Can kulağı ile dinledik.

“Peki nasıl dinlediniz? Can kulağı ile dinlemek nasıl bir şey? Şiddetsiz İletişimin yolu yordamı nasıl?” diye soran meraklıları için Şiddetsiz İletişimi önce sevgili Vivet Alevi’den dinlemelerini, sonra da Marshall B. Rosenberg’in “Şiddetsiz İletişim – Bir Yaşam Dili” kitabını okumalarını şiddetle değil, gönülden tavsiye ederim.