Yaramazlıktaki İhtiyaçlar

Üniversite yıllarımda bir hocam yeğeninin basit bir odun parçasını iki bacak arasına alıp atçılık oyunu oynadığını ve tam bu sırada da çocuğun annesinin yemek vaktinin geldiğini haberdar eden ses tonuyla çocuğunu yemeğe çağırdığını anlatmıştı. Tahmin edilebileceği gibi çocuk yemeğe gelmeyi reddediyor, oyununu oynamaya devam etmek istiyordu. Üniversite hocamız ile yeğeni arasında ise şöyle bir sohbet geçiyor: “Vay canına atın çok terlemiş olmalı. Hatta nefes nefese bile kaldığını görebiliyorum.” Aniden başını dayısına çeviren çocuk canlı ve meraklı bakışlarıyla şu soruyu soruyor: “Sen bu atı görebiliyor musun?” Odun parçasına şöyle bir dokunuyor dayı. “Çok terlemiş, sanırım dinlenmeye ve biraz yemek yemeğe ihtiyacı var bu atın.” Bu sohbet nereye gider dersiniz? Belki o odun parçasını bağlamışlardır ve otlatmışlardır. Belki de atı doğaya salmışlardır. Ya da biraz daha eğlenip sonradan dinlendirmeye bırakmış olabilirler kahverenkli, benekli o terli güzelim atı. Neticede çocuk da hem atının hem de kendisinin yorulduğunu ve yemeğe ihtiyacı olduğunun farkına varıp dayısıyla yemek masasına doğru ilerliyor.

Bugün kat nöbetçisi olduğum bir anda dördüncü sınıflardan bir öğrenci, personelin temizlik aletleriyle koridorda koşturup çocuklara çarpıyordu. Öğretmeni ve personel çocuğun peşinden bu aletleri almaya çalışıyordu. Bir sonraki teneffüs yine aynı senaryo ile başladı ama son farklı bitti. Öğrenciye; “Aaaa! Ayağımın altında su damlacıkları var. Hazır elinde temizlik aleti varken ne dersin bu damları ortadan kaldırmaya?” Hemen cevabını beklemeden ayağımı kaldırdım. “Bir şurada, oooo bir tane de burada var. Sanırım bu gidişle su damlacıklarını takip ederek bunu yapan kişiyi bulabileceğiz.” Heyecanlandığını ve bu işten keyif aldığını görebiliyordum. Yerde su damlacıklarının sonu gelmişti artık. Yüzüme bakıyordu şimdi ne yapacağız der gibi. “Sence su damlacıkları burada neden bitti?” diye sordum. Bana damlaları döken kişinin tam da burada suluğun ağzını sıkıca kapatmış olabileceğini söyledi. Çok mantıklı bir tahmindi; belki de suluğunu sallamaktan vazgeçmişti. Ya da suluğu elindeyken koşuyordu ve tam da burada yürümeye başlamıştır. “Belki de elinde hiç suluk yoktur; ellerini kurulamadan lavabodan çıkan birisi olabilir bu kişi” dedim. Düşündü ve tekrar elindeki kurulama aletine baktı. “Kat görevlisine bugün ne kadar da güzel bir yardım yaptın” dedim. Güzel bir gülücük gönderdi. “Hadi bizi görmeden onu yerine koyalım” dedim. “Hem onu koyacağımız, yerde temizlenmesi gereken bir yer varsa orayı da temizleriz” dedim.

Bu olaydan bir hafta önce yemekhanede bir öğrencim dalgın ve sıkılmış bir halde sandalyenin başına elini koymuş elinin üstüne de çenesini yerleştirmiş bir vaziyette arka taraftaki sınıfı izliyordu. “Neyin var, seni düşünceli gördüm.” dediğimde gülümseyerek bana şu soruyu sordu: “Ben neredeyim ve burası neresi?” Aradığı bir şeyler vardı belli ki. Ona “Şu an yemekhanedeyiz ve yemek yemelisin” demedim. “Burası dünyanın en eğlenceli hayvanat bahçesi” dedim. Gülümsedi, yine gözleri merakla ve capcanlı bir şekilde bana baktı. Diğerlerinde olduğu gibi… Tam karşımızdaki arkadaşları dünyanın en acılı salatasını yeme yarışı yapıyordu. Ve bir öğrencim gözlerinden neredeyse yaş gelecek şekilde bana bakıp gülüyordu. Canı sıkkın öğrencime dönerek “Mesela bu inatçı gergedan Zuzu” dedim. “İnanır mısın, ne pahasına olursa olsun dünyanın en acı salatasını bitirecek bence” dedim. Hemen masaya döndü. Eliyle peki bu, şu, o diyerek herkesle ilgili bir takma at bulmamı ve hikâyelerini anlatmamı istedi. “Mesela masanın en ucundaki yerinde duramayan tırtıl” dedim. O öğrencim de sandalyeyle bir ileri bir geri oynuyordu. Bu tanıtımların ardından ona döndüm ve şunu dedim: Burası dünyanın en eğlenceli
hayvanat bahçesi ve şu an bütün hayvanların yemek zamanı. “Bize eşlik etmek istemez misin?” dedim. “Peki, eğlenceli Deno” dedi bana ve yemeğini yemeye devam etti.

Başlangıç programları sırasında Tolga, kızı ile macera dolu şifreleri, oyunları, hikâyeleri, tuzakları, bilmeceleri olan bir ödev akışından bahsetti. Ne güzel tatlı tatlı tekrar yapıyorlardı… Eminim Tolga’nın kızı Maya’nın da gözleri capcanlıdır…

Diğer teneffüs personelin temizlik aletlerine dokunulmadı. Yemekler gayet güzelce yenildi. Masaya vaktinde oturuldu ve ödevler keyifle yapıldı. Yaramazlıklardaki ihtiyaçlarla bağ kurmak, çocukla aynı kanala girmek; yapıp etmelerden daha kalıcı ve etkili çözümlere itiyor bizi. Yetişkinlerin yaramazlık dediği durum çocukların yetişkin dünyasında karşılayamadıkları ihtiyaçların yansıması olabilir mi? Kendilerini var etmek için ortaya koydukları bir araç olabilir mi? Hareket etme ihtiyacını mı karşılıyordu ya da görülme gibi bir niyeti mi vardı temizlik aletleriyle oynayan çocuğun? Yemekhanedeki o öğrencim biraz uzaklaşmak mı istedi bir şeylerden? Ya da eğlenmek gibi bir ihtiyacı mı vardı. Sopayla oynayan bir çocuğa ne demeli? “Sen o atı görüyor musun?” un ardında anlaşılma gibi bir ihtiyacı mı vardı? Olabilir ya da onlarca ihtiyaçtan belki de bazılarını karşılamak istiyorlardı.

Biliyorum, öğrenciler için pek de uygun bir tabir olamayacak ama birazdan sarf edilecek cümledeki düşman kelimesini durumun ciddiyetini anlamak adına kullanabiliriz. Çünkü oğlumlarla, kızımlarla; yapma, etme, koşmalarla dolu bir alanda güç savaşının başlaması gayet doğal gibi görünüyor bana. Doğalında bir düşman figürü istemesek de karşımıza çıkıyor. “Ben bunu yapmak istiyorum ve beni engelleyemeyeceksin ta ki beni anlayana kadar” cümlesini inanın bazı çocukların gözlerinden okuyabiliyorum. Okulda güven alanının oluşması onları anlamakla, aynı hikâye içine girebilmekten, onlarla aynı yolda yürümekten geçiyor. Eylemlerle ihtiyaçlar arasında kurulan bağlantı da bu yolda ortaklaşmanın en değerli alanlarından biri. Bu nedenle “Düşmanın, hikâyesini henüz dinlemediğin kişidir” sözünü kullanıyorum ve aklımda tutuyorum. Çünkü biliyorum ki yaramaz kelimesi bana pek dostane gelmiyor. Peki yaramazlıkların ardındaki hikâye bizlere nasıl mesajlar verecek? O hikâyeden sonra yaramazlık kelimesi belki de çocukla barışın tohumu olacak bizler için. Onlarla aynı kanala girmek, belki de bize aniden yönelen capcanlı ve merak dolu bakışların, gülümseyen dudakların ve çözümlerin kapılarını aralayacak.

Deneyimliyorum; deneyimledikçe onlarla barışıyorum. Onlardan yeni kelimeler öğreniyor ve daha da iyi öğrenmek için tekrarlar yapıyorum. Bazen çok çabuk unutabiliyorum bazı kelimeleri; o zaman sesimin yükseldiğini, onlardan düşük notlar aldığımı görebiliyorum. Şükranım şu ki, bu dili öğrenmek için başka bir diyara gitmeme gerek yok. Onlarla birlikteyken, capcanlı her dostluğun kapısını aralayan yaramazlıklar her an karşıma çıkabiliyor. Bir çocuğun duygularının tercümanı olabilmesi ona gösterilen şefkatle ve onunla aynı yolda yürümekle geçtiğinin binlerce örneği sergileniyor Bbom evreninde. Bırakın çocukların empatiyle iletişim kurmayı başardıklarınına bile şahidim eğer görüldüklerini ve önemsendiklerini hissederlerse. Sadece sebat, merak ve yaratıcılık…

Küçükken yaptığınız bir yaramazlığın ardındaki ihtiyaç neydi? O ihtiyacın fark edilmesi hikâyenin sonunu nasıl değiştirirdi? O yaramazlığa ceza veren yetişkin formundan ziyade yaramazlığa ortak olan yetişkin formu olsaydı neler değişirdi? Başkalarının hikâyesiyle başladım; kendi hikâyemizle bitsin istedim. Çünkü her yaramazlığın ardında bir ihtiyaç ve bir canlı vardı.  Çünkü ihtiyaçlar o kadar, o kadar evrensel ki onları doğal olarak bile adlandırabilirim. Var olmanın, önemsenmenin, görülmenin, eğlenmenin, hareketin ve daha birçok ihtiyacın canlılığı hepimizde mevcut ve kendi içimize doğru bir yolculuğun kapısını aralamak için ufak bir dokunuş yapıyorum…

Deniz Sinal